Geçen hafta Yusuf Dündar’ın yazdığı ” Göç Dalgası” adlı oyunu izledim.

Ünlü radyocu Deniz Tiryaki tam da yılbaşı gecesi radyoda o sinyal frekansını başlatır.

Belleklere sabitlenmiş her şey ama her şeyin bir anda silindiğini düşünün. Geriye ne kalır ?

Oyun çıkışı Yusuf Dündar’dan hemen teksti istedim ve nasıl derler, bir solukta okudum.

“Göç Dalgası ” ile ilgili anlatacaklarım var. Özellikle Nuri Karadeniz’in ‘Deniz Tiryaki’ karakterinde sergilediği göz dolduran oyunculuk…

Dekor Tasarım & Styling’de Tomris Kuzu ve ışık tasarımında Cem Yılmazer’in övgüye değer çalışmaları, Burcu Salihoğlu’nun başarılı rejisi, etkileyici koreografi, video, digital tasarımların eşliğinde farkında olmadan kendimizi içinde bulduğumuz o cinnet dakikaları. Belki geç kaldığımız bir yüzleşme bu. Çıkışsız bir anaforda savruluş ya da.

Deniz Tiryaki’den kaçtıkça, onunla kesişiyordu hayatlarımız. Deniz Tiryaki her cümlesinde ruhumuzun ve bedenimizin sözcüsü olurken bizler kabuğu kırılmış bir ıstakoza dönüşüyorduk, farkına bile varmadan.

O radyo programı engellenmeliydi o dalga durdurulmalıydı. Çok mu geç kalınmıştı?

Virgüllerle, ünlemlerle dolu hayatlarımızdan vazgeçip birer robot mu olmuştuk ?

Cinnet ve unutuluş bazen sonsuzluk, çoğu zaman da göz kırpımı kadar bir şeydi aslında. Bizi birbirimizden, bizi kendi gözünüzden saklayacak bir yer arıyorduk, umarsızca ve radyodan yükselen o sinyal… Korku ve umut birbirine çarparak büyümeye devam ediyordu. Yalnızdık. Ölümüne yalnız. Ve bir yılbaşı gecesiydi.

Zaman gibi, mekanda belirsizdi aslında. Saatler 22.45’i gösteriyordu. İnsan beyninin kıvrımlarını andıran elektrik kabloları, kordonlar, durmaksızın yanıp sönen ışıklar arasındaydık.

Zamanın kuytu – karanlığında,

Hileli – bir ayrılık – rüzgârı,

Tanıdık sesler-le ürperiyor;

Çöl sıcağında – üşüyorum.

Gözlerim – körlük – durağında,

Kulaklarımda – bir – çığlık hisarı,

Önce – gökyüzünde – dolaşıyor;

Sonra – baş – aşağı düş…

Son dönem, tiyatro edebiyatımızın, ‘ana akım yazarları’ndan biri olarak değerlendirebileceğimiz Yusuf Dündar, bir önceki eseri “Yabancı “da olduğu gibi yine çağdaş bir oyuna imza atmış.

Eserin öz ve biçimindeki uyumlu birliktelik, Yusuf Dündar’ın enerjik ve yaratıcı döneminin  de bir göstergesi, hiç kuşkusuz. Ve tabii titizliğinin. Sadece birikime yaslanmıyor, hayata dokunuyor kendince. Ve bir sorgulamaya daha imza atıyor.

Yusuf Dündar, “Eğer esin diye bir şey varsa,  ‘Göç Dalgası’nı yazdıran o oldu, ” diyor.

“Bilerek, planlayarak, hatta isteyerek oturup kaleme almadım bu piyesi. Etrafımda izlediğim, gördüğüm, aldığım iletilerin, yaşadığımız algı kasırgasının bir tür taşma noktasıydı aslında. Şöyle izah edeyim, özgürlüğüne düşkün bir insanım. Oysa kabul etsek de etmesek de önerilen, dayatılan bir kurgunun içinde buluyoruz kendimizi. O çarkın bir dişlisiyiz. Tıpkı ‘ Truman Show’da olduğu gibi. Belki çok derinlerde bir yerde, bu durumu hiç itirazsız, kabul de ediyoruz usulca. Bu karanlık noktaya ışık tutmak, aydınlatmak, yüzleşmek korkutuyor bizleri. Bu bağlamda sunulan rolleri üstlenerek güvende, rahat hissediyoruz kendimizi. Alışkanlıklarımız ağır basıyor giderek. Tekinsiz alanlarda dolaşmadığımızı bili, mutlu bile sayıyoruz kendimizi. ‘Göç Dalgası’ özdenetim uygulanmadan yazılmıştır, diyebilirim. Tek derdim tekst ile yönetmeni, oyuncuyu ve izleyiciyi baş başa bırakabilmekti. Bunu başardım sanki.”

Sahi, günün birinde çok detaylı planlanmış bir radyo dalgası ile bilinçlerini yitirip her emre itaat eden köleler yaratmak olası mıdır? Radyo programcısı Deniz Tiryaki bu gerçeğin farkına vardığında ne yapacaktır?

“Göç Dalgası‟nın tarihteki karşılığı: Mankurtlaştırma.

Binlerce yıl önce, Orta Asya’da yapılırmış bu.

Savaşlardan sonra…

Tutsakların saçları kazınır, saç telleri birer birer ayrılırmış köklerinden.

Sonra bu tıraşlı ve bol kanlı kafalara, oracıkta kesilen ıslak deve derisi  geçirilirmiş.

İniltiler duyulmasın diye de uzaklarda bir yerlerde, güneşte bekletilirmiş bu insanlar.

Elleri, ayakları bağlı; kafalarını yere sürtüp deriyi çıkarmamaları için de  boyunlarında kütüklerle…

Günlerce…

Islak deve derisi kuruyarak bir mengene gibi sıkıştırırmış kafalarını.

Siz de alabiliyor musunuz seslerini?

Dinleyin, bakın!

Avazlarının çıktığı kadar bağırıp birbirlerini yardıma çağırıyorlar.

Hiçbir işe yaramadığını bildikleri halde…

Feryatları, çığlıkları kızgın kumları, engin dağları bile titretiyor da…

Az ötede ganimeti paylaşmış, yorgunluktan ve mutluluktan sırt üstü  uzanmış olanlar duymuyorlar.

Tabii ki hayır.

Çünkü, o anda nasıl gerekiyorsa, öyle davranmış olmalılar.

Ve bence de duymamalı, asla arkalarına bakmamalılar.

İşte geldik kaçınılmaz sona…

Çoğu ölürmüş bunların.

Kalanlar ise, insan olduklarının farkında olmazlarmış.

Geçmişlerine dair en ufak bir bilgi kırıntısı bile kalmazmış zihinlerinde. Her emre itaat eden kölelere dönüşürlermiş. Günümüz deyimiyle “robotlaşırlarmış”.

Bizim yapacağımız da tam olarak böyle bir şey; öyle değil mi?

Bazen bir zamana iliştirilir haykırış. Parçalar öyle ya da böyle yerini bulur, resmin kareleri tamamlanır. Masal ikliminden bugüne geldiğimizi ayrımsarız.

Deniz Tiryaki’nin yaşadıkları izleyiciyi oyun boyunca canevinden etkiliyor, ürkütüyor.

Zaten geriye dönüşü olmayan bir yolda olduğu, 23 kez tekrarlanmıştı ona. Saymıştı tek tek. Tam 23 defa. Uçsuz bucaksız bir okyanus üzerinde pusulasız dolaşıyor gibiydi genç adam. Karaya çıkacaktı. Ya da boğulacaktı. Araf’ta kalmak istemiyordu. Belki gökyüzünün maviliğini bırakıp içinin kör karanlıklarında dolaşacaktı bundan böyle. Düşleriyle avunacaktı. Seçilmiş azınlık dışında herkes mankurt olacaktı. Yeni Dünya Komitesi böyle buyurmuştu çünkü.

Çok yakında raflarda yerini alacak olan “Göç Dalgası” tiyatroyla ilgilenen herkesin masasının üstünde olması gereken bir kitap. (Kimi piyesler yeniden yeniden okunmalıdır. Repliklerin satır altları çizilerek, notlar alınarak. Şimdi, şu an benim yaptığım gibi.)

Ve bu oyun, sağlam dramatik yapısı kadar günümüzün bir tür tanığı ve belleği olarak da çoktan sonuna geldiğimiz tiyatro sezonun mutlaka izlenmesi gereken yapımlarından biri. Duyarlılığın, birikimin odağında, yalın ve içtenlikle hazırlanmış…

Ezop Sahne’ye ve bu projede emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.