Roman uyarlamaları ve dönem filmlerinde adını sık sık duyduğumuz Joe Wright’ın 2007 yapımı ve Türkçeye ‘’Kefaret’’ adıyla uyarlanan “Atonement” filmine dair konuşacağız. Filmin başrolünü James McAvoy, Keira Knightley, Saoire Ronan paylaşmaktadır.

Atonement; müzikleri, kostümleri, sahne tasarımları, görüntüleri, senaryosu ile birçok ödüle layık görülmüştür.

Filme geçmeden önce yönetmenden söz etmemek olmaz. “Pride & Prejudice”nin BAFTA ödüllü yönetmeni Joe Wright,bu prestijli filmi ile Venedik Film Festivali’nin açılışında filmi oynatılan en genç yönetmen oldu. Kitap uyarlamaları (Atonement, Anna Karenina, Pride and Prejudice) ve dönem filmlerinden tanıdığımız Wright, bu filminde de gördüğümüz, Keira Knightley, kendisinin başaktristi. Joe Wright bu filmle ticari bir başarı da elde etti, filmin 30 milyon $ bütçeli iken kazancı yaklaşık $ 129 milyon oldu. Film 2007’de “En İyi 10 Film”  listelerinde de adını mutlaka geçirtti.

Çekimleri İngiltere’de gerçekleştirilen filmin öyküsü 60 yıllık bir süreye yayılıyor. Bana göre üç bölüme ayrılmış bir 60 seneyle baş başa kalıyoruz.İlk bölümde evde kendinden yaşça büyük olan “abiye” hayran Briony, birbirlerine tutkulu şekilde âşık ve kavuşamayan Cecilia ile Robbie, başlarda bize masum gelen ama asıl ortalığı karıştıracak olan Lola’nın tecavüz hikâyesi ve bütün bunlardan bir olay örgüsü yaratıp herkesin hayatını kocaman bir trajedi oyununa çeviren Briony imzalı senaryo. İkinci bölümde zaten Cecilia ile Robbie aşkının uğradığı haksızlıkla gerilmiş duygularımız savaşın gerçeğiyle daha da geriliyor. Hastalık, sefalet, filmin başından beri süregelen imkansızlık ruhumuzu lime lime edip bizi finale hazırlıyor. Ve üçüncü bölüm olarak adlandırdığım final yani ödenen kefaret. Briony bu âşıklara bir ödül veriyor ve onlardan hikâyeleriyle çaldığı gerçek aşkı yine hikâyesiyle vermeye çalışıyor ama nafile… Olan oldu, ölen öldü. O zaman buyurun bol spoiler içeren yazımıza geçelim ve Briony’e beraber sinirlenelim.

Briony, on üç yaşında ve hayal gücü çok geniş olan, burjuva kokan bir evin biraz şımarık fakat yazma konusunda da yeteneği olan küçük kızıdır. 1930’ların İngiltere’sinde sıcak bir yaz günü kendi odasının, dünyasının penceresinden ablası Cecilia ile küçüklükten beri ilgi duyduğu Briony’i üstüne senaryolar yazacak şekilde bir havuzun başında görür. Yeteneği, kıskançlığı, hayal gücü ve öfkesi bir araya gelince kocaman bir önyargı felaketi meydana gelir ve şahit olduğumuz, olacağımız bu üç hayat geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Briony’nin düşüncelerinin aksine, aslında havuz başında Cecilia ile tartışmış olan Robbie, aynı okulda eğitim gördüğü ve âşık olduğu Cecilia ile yaşadığı tatsız günün ardından evine dönmektedir. Robbie yolda Cecilia’nın abisi Leon ve Paul Marshall ile karşılaşır. Leon,eve dönüşü ve konuğunun şerefine düzenlenecek olan yemeğe çocukluğunu birlikte geçirdiği Robbie’yi de davet eder.

Robbie, davet edildiği yemeği bir fırsat olarak görüp Cecilia’ya vermek üzere bir özür mektubu yazmaya karar verir. Kelimelere dökülemeyen duygular beslediği bu kıza bir türlü yazacak uygun kelimeleri bulamaz ve onlarca denemenin ardından birkaç cümleyi bir araya ancak getirebilir. (Burada filmde sık sık gördüğümüz daktilo, daktilo sesi ve mektup ağına da değinmek istiyorum. Söylediklerimizin ve ifadelerimizin ne kadar önemli olduğu görsellikle de tamamlanıyor.) Davete gitmek üzere yola koyulan Robbie, yolda Briony ile karşılaşır ve mektubu ablasına götürmesi üzerine ona verir. Küçük yazar çoktan koşmaya başlamışken Robbie’nin başından kaynar sular dökülmeye başlar çünkü verdiği zarfın içinde asıl mektup değil, onlarca denemenin arasındaki eğlenceli ve dışarıdan okuyan birine ahlaksızca gelecek olan kağıt yer almaktadır. Ve tam o sırada meraklı Briony, trajik hatasını gerçekleştirmiştir. Mektubu okur. Briony’nin kafasında artık Robbie tam bir sapıktır. Gördüklerini ve duyduklarını evlerinde kalan kızıl saçlı Lola’ya anlatmaya karar verir.

Lola, ikiz kardeşlerine bakmakla yükümlü bir genç kızdır. Misafir olarak kaldığı bu evde, kuzeni Briony’nin kafasında kurduğu oyuna o da yeni perdeler eklemiştir. Asıl trajik oyunu başlatacak olan olaya aslında kendisi sebep olacaktır. Bu oyunu filmin başlarında Briony bir korobaşı edası ile senaryosunu yazdığı oyun üzerinden anlatmıştır. Yazdığı oyunda; güvenilmez bir kızıl saçlı, kuzeye yerleşen bir Sör Romulus ve kötü kalplerden oluşan bir aşk vardır. Filmi izledikçe kızıl saçlının Lola, Sör Romulus denilen kişinin de kardeşini öldürüp gerçekte yaşamış  ve Roma’nın kurucularından olan, kuzey bölgelere yerleşmiş Romulus olduğunu ve onunla da II.Dünya Savaşı bitiminde İngiltere’nin kuzeyine çikolata fabrikası açacak olan Paul’un özleştirildiğini görüyoruz.

Nihayet yemek vakti gelmiştir, utana sıkıla kapıyı çalan Robbie hiç beklemediği bir şekilde karşılanır. Yeşil elbise ile gözlerimizi ayıramayacağımız Cecilia onu kütüphaneye sürükler ve samimi bir hal aldıklarında içeriye Briony girer. Bu yaşananlardan sonra, yemek bu üçlü için çok gergin ilerlemiştir. Yemek esnasında evdeki ikizlerin bir mektup ile kaçtığına şahit ediliriz. Tüm ev halkı ikizleri ormanda aramaya koyulmuştur. Ormanda el fenerini düşüren Briony, onu yerden alırken bir kızın üzerine uzanmış insan figürü görür ardından ise yerdeki kızın kuzeni Lola olduğunu idrak eder. Polis soruşturması ile Lola’ya tecavüz eden kişinin Robbie olduğuna kafasındaki görüntüler ve hikâyelerle emin olan Briony, Robbie’nin hayatını hiçe saymıştır. Ev halkını da okuduğu mektup, şahit olduğu görüntüler aracılığıyla buna inandırmıştır. Evde Robbie aleyhine ifadeler verilirken o yanında kaybolan ikizlerle birlikte geri dönmüştür.

Robbie hapse girdikten iki sene sonra. İkinci Dünya Savaşı patlak verir. Filmin bu bölümünden sonra biz de birçok önemli tarihi olaya şahit oluruz; Dunkirk Tahliyesi. Savaşa katılmış olan Robbie ve Cecilia arasında bağ yıllardır sürmektedir, özlemin, saf sevginin ve beklemenin sembolü olan mektuplar bu ikili arasında gidip gelmektedir. Ayrıca buralarda geçen ve efsaneleşmiş “Come back…Come back to me.” diyalogu ne zaman görsem boğazıma bir yumru hissetmeme neden olur. Tekrar bir araya gelmenin planlarını yapan Cecilia ve Robbie hayatın bir darbesi ile daha karşılaşır. Bu durumlara sebep olan olayın suçlusu o gece aynı masada yemek yiyen Paul’dur. Paul ve Lola evliliğe adım atmıştır. Sınıf ayrımından dolayı, olayın patlak verdiği gece ilahlaştırılan üst sınıfta kimse suç aramamıştır bile. Ne yazık ki hikâyemizin sonu yalnızca Briony’nin kefaret yerine saydığı bu iki haksızlığa uğramış aşkı anlatan romanda mutlu bitecektir.

Joe Wright, bir aşk hikâyesi üzerinden seyircisine önyargının sebebiyet verebileceklerini, sınıflaşmayı, 1930’un İngiltere’sini, II.Dünya Savaşı’nı ve izlerken hayran kalacağımız soyut duyguları da  anlatmayı başarmıştır. Yazıyı bitirmeden filmimizin görüntü yönetmeni Seamus McGarveye’de değinmeyi istiyorum. Filmin içinde tek plan çekilmiş ve yaklaşık altı dakikaya tekabül eden savaş sahnesini izleyip büyülenmemek elde değil.

Filmin renk skalasına da bakacak olursak 30’larda sıcak yaz günlerinde, peri masalını andıran pastel tonlardan filmle de paralel giderek soğuk ve daha keskin renklere geçiş yapılıyor. Örneğin Cecilia başta renkli giyinirken ilerleyen sahnelerde donuk, cansız renk kıyafetlerle karşımıza çıkıyor. Ayrıca Spotify üzerinden “Atonement Soundtrack” yazarak filmin müziklerine ulaşıp müziklerinin bile ne denli betimleme gücüne sahip olduğunu görebilirsiniz.

“Özetle… Ablam ile Robbie bir araya gelecek, özlemle bekledikleri ve hak ettikleri zamanı asla bulamadılar. Ve o zamandan beri, bunu hep benim engellediğimi düşündüm. Lakin, nasıl bir umut veya tatmin duygusu çıkarabilir okuyucu böylesi bir sondan? Bu yüzden de kitapta, Robbie ve Cecilia’ya hayatta ellerinden alınanı vermek istedim. Buna zayıflık veya kolaya kaçma, diye bakmıyorum. Buna son bir jest olarak bakıyorum. Onlara iade ettiğim mutluluklarıydı.”