Hatırlıyorum, 1970’lerin hemen başıydı. Sabah erken kalkmış, okula gitmeden gazetelere hızla göz atıyordum ki,  aaaa, nasıl şeydi bu? Filiz Akın’ın yanında bir Filiz Akın daha duruyordu resmen.

Şaşkınlıkla sayfaya eğildim. Kahvaltı bekleyebilirdi, zaten süt henüz çok sıcaktı, pek de aç sayılmazdım.

Filiz Akın’a çok benzeyen bir kadındı o fotoğrafta yer alan sarışın. Sanki biraz daha uzun gibiydi boyu. Meğer Yunanistan’ın en ünlü sinema ve tiyatro yıldızlarından biriymiş. İlk anda adını okurken zorlandım. Aliki Vuyuklaki. Sonra öğrendim ki, bir vakitler Türkiye’de film bile çekmiş. Orhan Günşiray ile hem de. “Sıralardaki Heyecan” mış ismi o filmin. İzlememiştim. Dahası o ana kadar, Aliki Vuyuklaki ‘den de haberim yoktu.

İtiraf etmeliyim ki, beni tek ilgilendiren Filiz Akın’a olan benzerliğiydi. Ötesi çok da umurumda değildi aslında.

Herkesin bir masalı vardır, bilirsiniz. Ve her masalında bir başka alt masalı. Ve günlerden bir gün Godot çıkıp geliverdiğinde o masalların arasında buluruz kendimizi. Godot gelir mi sahiden? Cevabım yıllardır hiç değişmedi: Bazen yıllar sonra, bazen de hiçbir zaman.

Neyse lafı şirazesinden çıkartmadan Aliki Vuyuklaki’ye dönelim.Uçuşan sarı saçları, neşeyle bakan gözleri, yüzündeki o masum, bir o kadar da muzip ifade o kadar tanıdıktı ki, benim için. Nasıl desem, düş gibi. Ama gerçek!

Şimdilerde Atina’ya her gittiğimde, uğradığım sahaf dükkanlarında Aliki Vuyuklaki’ye ait fotoğraflar, dergi kapakları, biyografi kitaplarını inceliyorum. Arşivimde pek çok Aliki Vuyuklaki filmi olduğunu da tahmin edersiniz tabii.

Geçen seneydi sanırım. Yine rafları, kolilerden taşan dergi, kitap, plakları karıştırırken duvarda çerçeve içinde duran fotoğrafa takıldı gözüm. Filiz Akın’dı.

İyi de dükkan sahibi inatla “Aliki,” diyordu. Hemen facebook sayfamı açtım. Gösterdiğim Filiz Akın fotoğrafları karşısında şaşırma sırası ona gelmişti. “İnanılmaz,” dese de,  kim bilir kaç zamandır Aliki Vuyuklaki’nin sandığı o fotoğraftan yana, hala kuşkuluydu.

Ağarmakta olan gökyüzü.

Çiçeklerin üzerindeki çiğ damlalarının pırıltısı…

“Bu haberi fark etmedin sanırım,” diye uzattım elimdeki gazete sayfasını.

“Okusana,” dedi titreyen sesiyle. “Kim yazmış” diye sordu sonra.

“Ertuğrul Özkök,” dedim.

“Dünkü Hürriyet’te fotoğrafını gördüm. Filiz Akın’ın yanında oturuyordu. Eski, çok eski yıllardan kalmış bir fotoğraf. Çok eski yıllar diyorum, hızlanan hayatın çabuk eskittiği yıllar deseydim, belki daha doğru olacaktı.”

Ne bileyim, bana çok eski gibi geldi. Yan yana oturan o iki güzel sarışın kadın.

İkisi de Akdenizli. Egeli.

Marilyn Monroe ile birlikte bize, Ege kenar mahallelerinin çocuklarına sarışın kadınları sevdiren iki güzel kadın.

‘Acı Pirinç’te beline sarılmış elbisesi, dolgun bacaklarını bütün cömertliğiyle veren Silvano Mangano’ya olan sadakatimize darbeyi vuran ilk sarışınlar.

Silvano Mangono’ yu yenen ilk kızlar. Biri Türkiye’den, öteki Yunanistan’ dan. Biri Filiz Akın, öteki Aliki Vuyuklaki.

Komşunun Aliki Vuyuklaki’si vardı, bizimse Filiz Akın’ımız.

Onlarınki daha fettandı.

Bizimki daha güzel.

Her ikisi de moderndi, güzeldi, buraların kolejli kızıydı.

‘Dayak Cennetten Çıkmadır’ filmindeki o güzel, Atinalı kolejli kız.

Şimdi hastaymış. Hem de çok hasta, komaya girmiş. Ölümü bekleniyormuş.

“(…) Aliki Vuyuklaki. Gençlik yıllarımın ilk sarışın idolü. Atinalı sevgilim.  Kolej kapılarında, lise çıkışlarında yolunu beklediğim, belediye otobüslerinde, dolmuşlarda yan yana mahalleye döndüğüm güzel kız.

Blömarin kolej önlüğünün göğüs kısmına bastırarak tuttuğu kitap ve defterleriyle gözümün önünde. Hala dokunma mesafesinde. Hala saçlarını küçücük iki örgü haline getirmiş. Hala gözlerinde o müthiş muziplik. Hala beni mahvediyor. Okul kapılarında çekip gidiyor. Peşinden koşturuyor.

Şimdi hastaymış Aliki Vuyuklaki, ölüyor..

Buluğ çağımızı alıp götürüyor. Bizi hiç hazırlıklı olmadığımız bir anda. Ergenlik çağının kapısında tek başımıza, yapayalnız terk edip gidiyor. Çocukluğumuzu, delikanlılığımızı kesip atıyor.

Arkasından bakıyorum. Gözümün önünde bir siluet kalıyor. Beyaz soket çoraplar, dizin çok hafif üstüne kadar inen blömarin kolej önlüğü. Ve iki örgü saç. Okul çantası yok.

Defter ve kitaplarını göğsünün üzerinde bastırmış. Zıplayarak yürüyor. Yoksa seksek mi oynuyor? Yoksa hem seksek oynayıp hem yürüyor mu? Bacaklarını bir açarak, bir toplayarak, asfaltta beyaz tebeşirle çizilmiş karelerin üzerinde uçuyor. Arkasında bizler.

İzmir’in, Atina’nın çocukları.(..) Hepimiz, birlikte arkasından yürüyoruz. Bıçkınlar önde, biz çelimsizler iki adım arkada. Hepimiz aşık, hepimiz mest. O seksek yaparak yürüyor.

Elindeki kitapları düşürmesini bekliyoruz, koşup kapmak için yarışacağız.

Ama düşürmüyor. O yürüyor. Biz arkasında.”

Ihlamur rengi bir gözyaşı süzülüyordu Atina’da Mavili Meydanı’nda bir heykelin yanaklarından. Ve Aliki Vuyuklaki “pembe burunlu küçük kedi ” şarkısını mırıldanıyordu.

Simone Signoret haklıydı: “Sonra sabah olur. Her şeyi unuturuz. Gecenin karanlığında parıldayan pencereleri bile tanımaz oluruz. Gün ışığı geri geldi mi, tüm pencereler birbirinin aynıdır..”

23 Temmuz 1996’da aramızdan ayrıldı Aliki Vuyuklaki. Ve ben her Atina’ya gidişimde onu hatırlıyorum ve sanırım onu arıyorum.