Ortaçağ’da olsa beni yakarlardı. Şimdiyse kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar. 

Sigmund Freud, 1933

İnsansoyu ateşi ilk kullanmaya başladığındaki arı ereksel motivasyonlar (diyelim ki; ısınmak, aydınlanmak, yiyecekleri pişmiş olarak denemek ya da belki yeni erotik deneyimler keşfetmek), egemenin ve aykırının çok daha kesin cephelerde birbirine karşı varlıkta kaldığı, bizim de şu an –kötü bir yazgı sonucu− içinde bulunduğumuz son yeryüzü düzeninde, −görünür ya da görünmez olsun− tüm otoritelerin (Tanrı ya da Devlet gibi) aykırı olanı sindirmekte ve yok etmekte kullandığı bir katliam aracına dönüşmüştür. Bilhassa kurumsallaşmış inanç sistemleri yeryüzüne hâkim olalı beri; “ateş”, aykırı için dehşetengiz bir politik göndermedir. Zerdüştlük gibi kimi inançlarda “kutsal” ve dahası “tözsel” olan ateş, daha yaygın ve daha sistematik olan inanç sistemlerinde bir cezalandırma ya da en azından bir sindirme yöntemidir. Öyle ki bu türden kurumsallaşmış inançlarda; Tanrı’nın, isyankârları “ateşe vererek” cezalandırılacağı –ve ilginçtir bu ceza için öte dünyada özel olarak tasarlanmış bir cezahâne bile mevcuttur− kurgulanagelir. Buradan pay, Tanrı’nın vekili ve yeryüzündeki temsilcisi olduğu iddiasındaki yeryüzü egemeni ise, kimi zaman kitapları ya da binaları ateşe vererek muhalifini sindirmek isterken, kimi zamansa çok daha cüretkâr olarak, insanları diri diri ateşe vermekten de imtina etmemiştir.

Gelgelelim bu hâlde, Ortaçağ Avrupası’ndan Nazi Almanyası’na, yakın zaman Türkiyesi’nden günümüz Ortadoğusu’na kadar “ateşe vermek”, utanç verici şekilde tarihsel seyreder. Aykırı fikirleri dolayısı ile “kâfir” ve “sapkın” olmakla suçlanan, nihayetinde 1553’te kitaplarıyla birlikte ateşe verilen İspanyol teolog Servetus ve yine aykırı olmak ve sapkınlıkla suçlanarak 1600’de Engizisyon kararıyla diri diri ateşe verilen İtalyan gökbilimci Bruno oldukça kritik ve dramatik örneklerdir. Bu dramatik örneklerle birlikte, Oxford Üniversitesi’nde (Thomas Hobbes’un kitapları da burada ateşe verilmiştir) ya da Nazi Almanyası gibi yirminci asır faşist rejimlerinde (Stefan Zweig’ın, Karl Marx’ın, Thomas Mann’ın ve Heinrich Heine’ın kitapları da Naziler tarafından ateşe verilen kitaplar arasındaydı) ateşe verilen yüzlerce kitap da “ateşe vermenin” tarihinde utanç verici yerlerini almışlardır. Daha yakın tarihe gelirken, 20. yüzyılın en ünlü psikanalistlerinden birisi olan Wilhelm Reich’ın kitapları, makaleleri ve yazılarının içinde bulunduğu yaklaşık altı tonluk bir külliyat, 1956’da New York’ta ateşe verilirken, 1981’de ise Sri Lanka’daki ünlü Jaffna Kütüphanesi içindeki yüz bine yakın kitapla birlikte ateşe verilerek yok edilmiştir. Yine 20. yüzyılda Jorge Amado, Gabriel Garcia Marquez gibi yazarların kitapları da, çeşitli dikta rejimlerinin arzusu ile bu “tarihsel ateş”ten paylarına düşeni almıştır.

İşte tüm bu tarihsel akışta, “aykırı olan”, egemen tarafından şeytanîleştirilmiş ve ateşe verilerek yok edilmek istenmiş görünmektedir. Gelgelelim bugün 25. yıldönümünü derin bir utançla ve kırılgan bir öfkeyle karşıladığımız Madımak Oteli katliamı da bu tarihsel akışın bir parçası ve neticesi olarak okunmalıdır. 1993 senesinin 2 Temmuz günü; “gerici güçler” (ki egemenin safında olan her güç gerici ve yozlaşmıştır), içinde onlarca aydının, şâirin, sanatçının bulunduğu Madımak Oteli’ni büyük bir coşkuyla ateşe verirken, binlerce yıllık bir öteki düşmanlığından, nefretinden, hıncından ve bunların bir neticesi olarak “ateşe vererek yok etme” arzu ve telâşından motive olmuşlardı. Otelin önünde toplanan “kuru” kalabalık, içeride bulunan aydınların birer “şeytan” olduğuna çoktandır kaniydi ve onları geleneksel yöntemlerle cezalandırmak için oldukça da motiveydi. Tarihten gelen bu arkaik “ateşe verme” arzusu neticesini verdiğinde, otuz üçü aydın ve sanatçı olmak üzere toplamda otuz beş kişi yanarak ve boğularak yaşama veda etmişti. Kalabalığa göre “başşeytan” olan Aziz Nesin (katliam çağrıları ve provokasyonlar onun üzerinden şekillenmişti) otelden sağ kurtulmuş lâkin Nesimi Çimen, Asım Bezirci, Metin Altıok, Asaf Koçak, Edibe Sulari, Hasret Gültekin gibi birçok aydın, şâir ve sanatçı bu saldırı ile yaşamlarını yitirmişti…

Gelgelelim yirmi beş senelik bu derin utancın ardından bugün, tarihsel niteliği olan “aykırı olanı ateşe verme” tutkusunun ve açlığının bugün için sönümlendiğini söylemek, oldukça iyimser ve aslında kötü bir sosyolojik okumadır. Hâlen egemen olan birileri bir yerlerde, aykırı olan bir başkasını ateşe vererek yok etmek istemekte; tatsız ruhlarıyla egemenler hâlen, ellerinde hiç de metaforik olmayan ateşlerle peşimizden koşturmakta ve belki de doğru zamanı kollamaktadır. Ezcümle yazgıdaşlarım; tarih beridir ve bugün hâlen alnımızın orta yerinde vahşî ateşler yanmaktadır…