Katja Von Garnier’in üçüncü filmi olan Iron Jawed Angels (Demir Çeneli Melekler) 2004 yapımı. Film konusu itibariyle 1900’lerin başındaki oy hakkı isteyen bir kadın hareketini anlatıyor. Alice Paul’u konu alan yarı biyografik bir yapıya sahip. Alice Paul, 1855-1977 yılları arasında yaşamış ve eğitimini tamamladıktan sonra Amerika’daki kadınların özellikle oy hakkı alabilmesi için önemli çalışmalar yürütmüş başarılı bir kadın. Dönemin şartlarında etrafındaki erkek egemen toplumla, erkek egemen topluma boyun eğmiş kadınlarla, yasalarla ve duygularıyla savaşan ve galip çıkan birçok kadının öyküsü aslında Demir Çeneli Melekler.

 

Fransız Devrimi’nden önce, özellikle burjuva kadınlar tarafından gündeme getirilen kadın hakları meselesi aslında devrimi ateşleyen unsurlardan olarak görülmektedir. İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi yayınlanmadan önce, kadınlar o bildiride yer alacakları konusunda oldukça ümitliydiler. 1200 erkek bir araya gelip bildirinin yayınlanmasından önce “Kadınlar insan mıdır?” sorusu üzerine tartıştı. Bu sorunun tartışma konusu olduğu bir dönemden, oy hakkı kazanabilen kadınlar olmasına geliş sürecinde yaşanabilecek sıkıntı ve psikolojik şiddetten bahsetmeye gerek bile olmadığını düşünüyorum. Tartışmanın sebebi aslen dil sorunu olarak görülmekte ve ‘Hommes’ aslında ‘femmes’ midir? sorusundan hareketle tartışıldığı bilinmektedir. Bildiride kadınların yer bulamaması üzerine, kadınlar yine olması gereken hakkında uğraşırken bulurlar kendilerini.

 

Filmde 19. yy başlarındaki kadın hareketinden bahsedilir. O dönem, hükümetle ortak çalışan ve “sıranın kendilerine gelmesini bekleyen” kadınlardan oluşan bir topluluk mevcuttur. Alice Paul bu örgütlenmenin içine girip temsil etmek isteyerek hikayeye dahil olur. Yürüyüşler düzenlemek, ses çıkarmak ve dikkat çekmek istemektedir. Eğitimli bir kadın olması, eğitimsizleri öteki olarak görmesine neden olmaz. Nitekim 8 Mart’a göndermenin olduğu sahnede, “Bir oy, bir yangın merdiveni” sloganını kullanarak işçi kadınları da etrafına toplamayı başarır. Yönetmenin ince bir çizgide karakterini kahramanlaştırmadan eleştirmesi de saygı duyulması gereken durumlardan biri. Yürüyüş planlaması sırasında, siyahi kadınların aralarda değil, sıranın en sonunda yürümesini isteyen ana akım bir kadın kitlesi vardır. Alice Paul bunu kabul etmiştir fakat siyahi kadınların sözcüsü niteliğindeki kadın aralarda yürüme şartıyla yürüyüşe katılacaklarını açıkça belirtir. Azınlığın içindeki azınlık olma durumu yıllardır süregelen, unutulan, ötekilenen bir durum olmasına rağmen Katja Von Garnier hem bu durumdan bahsetmiş hem de yine Fransız Devrimi Dönemi’ne selam çakmıştır. Siyahi erkeklerin, beyaz kadınlardan önce oy hakkına sahip olması ve bunu gerçekleştirirken, beyaz kadınların desteğini almasına atıf vardır. Aslında her topluluk, her insan bireysel ve “aidiyet” önceliklerini ayrı tutar ve buna göre şekillenir. Aydınlanmacı dönemde bunların yaşanması zaten şimdiden baktığımızda doğal karşılanmaktadır. Dönemin koşulları insanı kendi çıkarları doğrultusunda davranmaya itmiştir. Siyahi kadınlar, yürüyüş esnasında kenardan aralara karışır ve yadırgamaya kalkanlar bile önceliklerini hatırlayıp sessiz kalır. Belki de böyle ötekilerin içerisinde yer alan küçük “anarşiler” farkındalığı arttırmaktadır, kim bilir? Her ne kadar talep edilmesinin mantıksız olduğu bir hak talep edilse de, her ne kadar mantık felsefesi çerçevesinde incelendiğinde algılamanın zor olduğu bir durumda olsa da o kadınlar, kendilerini mecbur gördükleri iktidar yanlısı olma durumuna düşmekten kaçamayabilirler. Yürüyüş esnasında erkeklerin, özellikle de iktidar olarak çizilen polislerin yanlı oluşu ve duyarsız kalışı çok net gösterilmiş, özellikle tercih edilmiştir.

Peki ya hep erkek kadına mı? Hayır. Kadının kadına yaptığından da bahsedilir filmde. Alice Paul’un çok öne çıkması, dikkatleri çekmesi aslında aynı şeyi isteyen kadınları rahatsız etmeye başlar. Harcadığı paradan durumu gündeme getirip bütçe denetimi için yapılan oylamada Alice Paul saf dışı bırakılmak istenir. Topluluğun başındaki kadın başkan ile ters düsen Alice Paul’u ayrılmaya mecbur bırakır bu durum. Alice Paul başka bir topluluk kurup devam eder mücadelesine, nitekim filmin sonunda amaçların aynı olduğu potasında eritilip kadınlar “barıştırılır”. Fakat filmin kopuş noktasında, aslında güç, isim, önderlik duygusu ve kendi söylediğinin gerçekleşmesi adına amaç gözetmeksizin insanların (kadın-erkek) nasıl bireysel olabileceği eleştirilir. Günümüzde kadın patronla çalışmaktan kaçan kadınlar gibi aslında. Eline boruyu alan öttürmekten asla geri kalmıyor. Başkasının elinde boru varken, kendisi neler yaşamıştı bunu hatırlamak istemiyor.

Filmin içerisinde gösterilen erkek karakterler çeşitlendirilmiş. Alice Paul’un “sevgilisi” olarak çizilen karakterin oğluna inanılmaz ölçüde maço tavır eklenmesi aslında toplumun erkeğe toplumsal cinsiyeti daha çocukken nasıl yüklediğinin göstergesi. Ayakkabısını Alice’in bacağına uzatıp bağlamasını “emreden” küçük bir çocuk aslında toplumun tam bir aynası. Ona zıt bir baba çizilmesi de bilinçli. Sadece toplumun en küçük parçası olan ailedeki yetiştiriliş biçimi yetmiyor, toplumun bilinçlenmemesi, ailenin tek başına yetersiz kalmasına neden oluyor çünkü. Filmin ana karakterinin film boyunca davasından hiç ödün vermemesi filmin gerçekçiliğini arttırıyor. Çünkü izlerken kimse filmin romantikleşmesini istemiyor. Bu bir mücadele hikayesi ve böyle kalmalı diyorsunuz, nitekim de öyle kalıyor. Ticari bir amaç güdülmemesi, bir artı daha kazandırıyor hikayeye. İçerisindeki cinsellik bile sadece mastürbasyon sahnesi ile veriliyor. Bu sahnenin en önemli özelliklerinden biri Alice Paul’un kadın kimliğini ve sağlamlığını desteklemesi. Cinsel arzu ve haz erkeğe yüklenip kadının sadece obje olarak kullanılmasının aksine, yönetmen kadınların da her alanda olduğu gibi cinsellikte de bireysel var oluşunu gözler önüne çıkarıyor aslında.

 

Topluluğun içerisindekilerin bir bir içeri alınmasıyla film çözülmeye başlıyor. İktidar, tutuklama kararlarına bahaneleri çok kolay, acımasız ve anlamsızca yaratıyor. Kapalı kapılar ardında birilerinin ipleri çekiliyor ya da sürülüyor, istediği ile istediği gibi oynayabilme hakkına sahipmiş gibi davranılıyor. Alice Paul’un açlık grevi yapma hakkı bile zorla elinden alınıp yemek yediriliyor. İnsanın yapıp yapabileceklerinin sınırı olmaması sanırım tam da bu noktada gösterilmiş. Sergilemek istenilen tam duruşa bile izin verilmiyor. Suçlarını kabul etmemelerini muhteşem anlatan sahne gibi… “Bu yasa oluşturulurken benim fikrim alınmadı, bu yasaya göre yargılanmayı reddediyorum.”

Sonunda oy hakkını elde eden kadınlar ve sonu hiç gelmeyen hak arayışı ve mücadelesiyle film bitiyor. Aralara serpiştirilen kadınlar, onların ayrı ayrı derinlikleri hikayeyi çiçeklendirip güzelleştimeye yetiyor, artıyor bile. Bir umutla ayrılıyorsunuz filmin başından ve içinizde her şeyi güzel kılabileceğinize dair bir inanç… Benim tüylerim diken diken olmuştu, hala her dinlediğimde olur…