Birkaç şarkıdan ötürü

gizemlerinden dem vurduğum

kadınlar olağanüstü

nazik davrandılar

yaşlılığıma.

Gizli bir yer açıyorlar

meşgul yaşamlarında

ve beni götürüyorlar oraya.

Soyunuyorlar

kendi farklı tarzlarında

ve diyorlar ki:

“Bak bana Leonard

bana son bir kez bak.”

Sonra eğiliyorlar yatağın üzerine

ve örtüyorlar üstümü

üşüyen bir bebekmişim gibi.

2016, sanat dünyası için bereketli olduğu kadar da, oldukça karanlık bir yıl olmakta. Hayranlıkla dinlediğimiz son albümü Blackstar’ın çıkışından birkaç gün sonra ölüm haberini alarak başladık seneye “Pop Kralı” David Bowie’nin. Daha bir hafta geçmeden ise Harry Potter serisindeki Profesör Snape rolüyle tanıdığımız Alan Rickman hayatını kaybetti. Bu talihsiz haberleri, Nisan’da dünyaya gözlerini yuman ikonik şarkıcı Prince ile Mayıs’ta ölen, Megadeth’in eski bateristi Nick Menza takip etti. Geçtiğimiz sene çocuğunu kaybeden Nick Cave’in yas dolu ve fark edilir şekilde şimdiye kadarki en karanlık albümü “Skeleton Tree” ise yazın ortasında hüzne boğdu tüm dinleyicileri. İşte bu yüzden, böyle bir senenin ortasında, müzik camiasının “Şair Kral”ı olarak anılan 82 yaşındaki Leonard Cohen, uzun süreden sonra, sözleri aşk, cinsellik, ölüm ve ölümden sonrasının belirsizliğiyle dolu, çoğu eleştirmen tarafından “karanlık bir iç hesaplaşma” olarak nitelendirilmiş “You Want It Darker” albümünü piyasaya sürdüğünde biz dinleyicilerini korkuya sürüklemişti. Yıllar sonra tekrar duyduğumuz Cohen’in sesi yılların yorgunluğunu hissettirmeden bilgeliğini, tecrübesini, duygularını ve belirsizliklerini fısıldıyordu kulağımıza. Dünyanın, bu albümün aslında içten içe, koskoca bir efsanenin vedası olduğunu anlaması uzun sürmeyecekti. Ve, bir ay sonra, bu sabah uyanıp da her tarafta Leonard Cohen’in ölüm haberini duyunca ilk yaptığım şey tüm albümü baştan sona dinlemek, “Şair Kral”ın dünyaya armağan ettiği bu dizeleri o iç titreten sesiyle dinlemek oldu. Evet sayın sanatseverler, bu dünyadan bir Leonard Cohen geçti.

Leonard Norman Cohen, 21 Eylül 1934’te, Kanada’nın Montreal kentinde üst sınıf vatandaşların yaşadığı Westmount bölgesinde açtı gözünü dünyaya. İlk hedefi yazar olmaktı, 9 yaşındayken ölen babasının bıraktığı fon ise Cohen’e bu kariyere devam şansı tanıdı. Müzik dünyasına, kızların etkilemek için çalmaya başladığı gitarıyla kurduğu “Buckskin Boys” isimli grupla giriş yaptı ancak birincil hedefi asla edebiyattan şaşmadı. Üniversitede İngiliz edebiyatı okuyan Cohen, 1956 yılında ilgi toplamış şiir kitabı “Let Us Compare Mythologies”i yayınladı. Birkaç yıl sonra Yunanistan’ın Hydra Adası’na taşındı ve bu ada ona ilk romanı “The Favorite Game” için esin kaynağı oldu.

askin-sonuna-dans-eden-dahi-leonard-coheni-kaybettik-1

Sonrasında “ilham perim” olarak anacağı Norveçli Marianne Jensen ile de bu süreçte tanışan Cohen, ikinci kitabı “Beautiful Losers”ı da yayınladıktan sonra New York’a taşınarak ilk albümü “Songs of Leonard Cohen”i yayınladı. Ticari açıdan hatrı sayılabilecek bir başarı yakalayamasa da, folk piyasasında bir külte dönüşen bu albümü üç albüm daha takip etti. 1973’te Yom Kippur Savaşı’nda askerlik yapmaya gönüllü olarak İsrail’e gitti ancak kendisine bir tank bölüğündeki askerleri eğlendirme görevi verildi. Dönüşünde yayınladığı albümlerle ilk dönemlerdeki başarısını yakalayamayarak gözden düşen Cohen, 1985’te çıkardığı “Various Positions” isimli albümüyle tekrardan ana akıma dönüş yaptı. Ancak tüm bu kariyeri boyunca çektiği –ve çözümünü uyuşturucu ve alkolde aradığı- belli başlı psikolojik sıkıntıların çözümünü Zen Budizminde bulan Cohen, 1996’da bir Budist rahip olmak için Kaliforniya’daki bir Budist merkezine yerleşti ve üç yıl boyunca da ortaya çıkmadı. Üç yıl sonra çıktığında ise aklında birikmiş tonlarca yeni malzemeyle icraatına geri dönen Cohen, 2012 yılına kadar düzenli bir şekilde albüm kayıtları ve turnelere devam etti.

askin-sonuna-dans-eden-dahi-leonard-coheni-kaybettik-2

2012’de çıkardığı “Old Ideas” albümü ile olağanüstü bir başarı yakalayan Cohen, tüm ısrarlara rağmen piyasadan çekildi, ta ki 2016’da, 82.yaş gününde çıkaracağı “You Want It Darker” albümüyle beklenmedik bir dönüş yapıp “senenin en başarılı albümü” sıfatlarını toplayana kadar. Ancak, yazının başında da belirttiğim gibi, bu albüm, zaten müziklerinin karanlık tonlarıyla dikkat çeken Cohen’in en kararlı albümü olduğu gibi aynı zamanda oldukça keskin bir vedaydı da ve Cohen bunun tamamen bilincindeydi. Zaten yakın zamanda New Yorker’a “Ölmeye hazırım. Ölüme yakın olmak benim için büyük bir şans.” diye belirtmiş olan Cohen, elbette ki yıllar boyunca işlediği hayattan ölüme, aşktan cinselliğe, savaştan yıkıma kadar bir çok temayı işlemekteyken, aynı zamanda da hayattaki tüm hesaplarını kapatmış, kendinden emin bir şekilde “İşte buradayım ve hazırım Tanrım.” diyordu.

 

Eğer kurucu sensen, ben oyunda değilim,

Eğer şifacı sensen, ben bozuk ve eziğim,

Eğer zafer seninse, utanç da benim,

Daha karanlık istedin, ışığı yok ettim.

İşte buradayım,

ve hazırım, Tanrım.

askin-sonuna-dans-eden-dahi-leonard-coheni-kaybettik-3

“Hüznün manevi babası” denilirdi Cohen için, ağır müziklerinin yanında oldukça hareketli müziklerinden bile sızan o eşi benzeri olmayan duygu yoğunluğu ile modern dünyanın karanlığının ortasında bir şair. Çoğu kişi, eserlerinde hissedilen bu karanlığı, özellikle 70 ve 80’lerde yaşadığı, hayatının dipteki süreçlerine yorsa da Cohen için bu durum daha farklıydı. “Bunalımdan ziyade ağırbaşlılık, çalışmalarımın temelini oluşturuyor.” demişti bir keresinde röportajında.

Kendisine göre o asla depresif bir adam olmamış veya eserlerinde okuyucusunu veya dinleyicisini boğmayı amaçlamamıştı: o yalnızca bir gözlemciydi. Hayatı boyunca çevresinde olup biten aşkları, ölümleri, yıkımları, sevinçleri izlemiş ve eserlerine yansıtmış bir sanatçı, bir düşünce adamıydı. Ve ona göre, şarkılarının karanlık tonunun sorumlusu kendi iç dünyası değil, hepimizin içinde yaşamakta olduğu bu çarpık düzendi. Belki de onu böyle özel yapan, o şairane açık sözlülüğüydü. Dinleyenleri biliyordu ki, içinde debelenmekte oldukları bu ahlaksız düzenin karşısında, yazdığı o dokunaklı sözleriyle birlikte Leonard Cohen, belki dünyanın diğer ucunda olsa bile onlarla daima aynı saftaydı. Leonard Cohen, hayatın karanlığına karşı dengi olmayan bir teselliydi.

 

Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu,

Herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken,

Herkes biliyor, savaşın bittiğini

Herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini

Herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu

Fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir

Bu hep böyle gider

Herkes biliyor

Herkes biliyor, geminin su aldığını

Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini

Herkes biliyor

Anlaşmanın hileli olduğunu.

 

Ancak, belki de her şeyden önce, Cohen kelimenin tam anlamıyla bir aşk adamıydı. “Suzanne”’den “Dance Me To The End Of Love”’a kadar, hayatın en karanlık köşelerine indiği gibi, en romantik taraflarına da kusursuz bir coşkuyla değinebilmekteydi, üstelik şairaneliğini, gerçekçiliğini ve tüm neşeye rağmen her zaman derinde bir yerlerde sinsice gezinmekte olan o hüznünü asla yitirmeden.

askin-sonuna-dans-eden-dahi-leonard-coheni-kaybettik-4

Hayatı boyunca barlardan sahnelere, Budist manastırından savaş cephesine kadar her yerin tozunu yutmuş bir çınarın tecrübesiydi konuşan şarkılarında, aşkın en üst sevincinden en dip matemine kadar her şeyini tatmış bir devdi Cohen, ve ne olursa olsun, saldırılarını yönelttiği bu düzenin içinden göğe tutulan meşalelerdi “aşk” onun için, eserlerinde işlediği tüm o umutsuzluğun mutlak ilacı, modern sistemin gittikçe birbirinden uzaklaşan insanlarının arasındaki en güçlü ve hakiki bağ, yaşamı ve ölümü aşıp sonsuzluğun parçası olabilecek tek şey; hayatın esas anlamıydı.

 

Medeniyetlerin yükselişini ve çöküşlerini gördüm

Evet, hepsinin hikayelerini dinledim ama

Aşk, daima hayatta kalmanın tek yoluydu.

 

Ve nice yıllar geçmişti, iyi veya kötü, dip veya zirve, kayıplarla veya kazançlarla, ölümlerle veya doğumlarla, dile kolay; 82 sene. Son albümü “You Want It Darker”’da da hissedilen asıl öz zaten, tüm bu senelerle ve her zamanki gibi düzenin kendisiyle eşi benzeri olmayan bir hesaplaşmaydı. Dünyadaki hesaplarını kapatmış, çevresiyle yüzleştiği gibi kendisiyle de cesaretle yüzleşmiş ve öbür tarafla ilgili korkularından arınmış, tüm dinginliğiyle Tanrı’ya “Ben hazırım.” diyebilen bir adamın vedasını dinlediğimizi anlamak zor da olmamıştı. Karanlığı yendiğini asla iddia etmeyen, çünkü bu çürük sistemin daima varlığını sürdüreceğini bilen, ancak yıllar boyunca sanat yoluyla verdiği mücadeleler ve arkasına topladığı milyonlar ile geriye baktığında farklılık yaratabildiğini hisseden bir adamın tok tatmin duygusuydu kulaklarımızın işittiği. Bir ay sonra ise, Temmuz’da hayatını kaybetmiş ilham perisi Marianne’ye yazdığı veda mektubunda,

“Evet Marianne,

Tam anlamıyla yaşlandığımız ve bedenlerimizin dökülmekte olduğu zaman geldik ve galiba çok yakında seni takip edeceğim. O kadar yakınındayım ki azıcık uzansan ellerimiz değebilir adeta. Bildiğin için sık sık söylemesem bile güzelliğin ve bilgeliğinle seni hep sevdim, ama şimdi, sana sadece çok iyi bir yolculuk diliyorum. Güle güle eski dostum. Sonsuz sevgilerle, yolun sonunda görüşmek üzere.”

dediği gibi sözünü tutarak hayata gözlerini yumduğunda, dünyayı daha iyi bir yer olarak bırakmayı başarmış, dünyadaki onlarca güzel şeyi bize hatırlatırken hüznün daima bir parçamız olduğunu unutturmamış, yıllar boyunca varlık ve ölümle hesaplaşırken ölümsüzlüğe ulaşmış, aşkın, hayatın, sevincin, hüznün, ölümün, kaosun, varlığın ve de hiçliğin sonuna dans eden bir dev olarak göçtü bu dünyadan. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Bu dünyadan bir şair geçti, huzur içinde uyu Leonard Cohen. Yolun sonunda görüşmek üzere.

 

Olduğum şey için

bir bahaneye ihtiyacım yok.

O bahanelere sahibim

ve hepsi yorgun ve aptal

Özüre ihtiyacım yok,

hayır,

hayır,

hayır.

Suçlayacak kimse kalmadı.

Masayı terk ediyorum.

Oyundan çıkıyorum.