Gel ve git, zamanın deviniminde üzerimize yüklenen veya üzerimize yüklediğimiz en önemli iki eylemdir herhalde. Rutin olanın akışkanlığına kendimizi teslim ettiğimiz iki önemli olay. Ancak bazen bu döngüden sıyrıldığımızı hissederiz. Göreceli yıldızların altında oturup mutlakiyetten uzak zamanın bükümlerine kendimizi kaptırırız. Zihnimizin içindeki afetleri tek bir noktada buluşturup ana odaklanırız. Çevremizden uzaklaşır ve bilinç dışına seyahat ederiz bu süreçte. Yaygın bir kullanımı dahil etmek istersek eğer işin içine; bulutların üzerinde kendimizi bulunduğumuz yerin dışında temsil ederiz.

İşte asıl meselemiz tam da burası. Bulutların üzerinde iflah olmaz bir modern aşık ile, hayatta kalmak için çırpınıp duran bir insan arasındaki fark nedir? Naçizane fikrim, iki insan arasında bir fark olmadığıdır. Modern insan aşkı genel ve ortalama bir anlamda, yaşadığı çevreyi -ve hatta bazen kendisini bile- yadsımak için bir araç olarak kullanmaktadır. Yani kısaca şöyle diyebiliriz, aşk modern insanın hayatta kalmak için kullandığı soyut bir nesnedir.

Marx’ın ve Hegel’in diyalektiğinin iki ucu kapalı bir yapıya sahip olduğunu eleştirisini ünlü eseri Negatif Diyalektik’te dile getiren Adorno’ya atıf yaparak modern aşkı negatif aşk olarak tanımlayabiliriz. Biraz daha açarsak, modern insanın aşkla arasındaki ilişki de iki ucu kapalı bir yapıya sahiptir. Nasıl başlayacağı ve nasıl biteceği hem dış faktörler hem de içsel faktörler tarafından belirlenmektedir. Bu, modern insanı aşkın bilinmezliğinden uzaklaştırıp (kesinliğin ya da gelecekte ne olacağına dair planlı bir yaklaşım sayesinde) kişiyi negatif aşkın öngörülebilir güvenli kollarına hapsetmektedir. Bu eylem yaşamın temel yasalarından biri olan belirsizliği yadsımaktadır. Ve bu yadsıma bizi özgürlüğümüzden men edip negatif aşkın tutsağı bir süje haline getirmektedir. Halbuki aşk tam tersine, toplum içinde yakalayamadığımız özgürlüğün dışa vurduğu bir ifa biçimdir. Ancak modern insan aşkı hem bir yadsıma aracı hem de kendi aşağılık ya da üstünlük komplekslerini tatmin etmenin bir aracı olarak kullanmaktadır. Negatif aşk sayesinde karşımızdaki kişiye “deus ex machina” rolü yükleriz ve sonrasında kendi histerik bilincimizi oluştururuz, çünkü tek başımıza hayatta kalamayacak kadar aciz biri olduğumuzu düşünürüz. Kendi varlık çabamızın merkezine aşık olduğumuz kişiyi koyarız, ona kurtarıcı bir kimlik verir ve onu yaşama istencimizin yegane temeli olarak görürüz.

Francis Bacon-Study for a head (1952)

Tam burada büyük bir paradoksla karşı karşıya kalırız. Tek başına hayatta kalamayacağını düşünüp kendi histerik ilişkilerini yaratan insan soyuyla, tüm ihtişamıyla mükemmeliyetin temsili olduğunu düşünen insan soyu aynıdır. Kusursuz modern insan, tüm mükemmel estetik becerisi ve tüm mükemmel zekâsıyla yeni dünyalar yaratmıştır. Yarattığı her şeyi üstün varlığıyla kutsamıştır. İşte tam burada modern insan tekrar en önemli hayatta kalma mekanizması olan yadsımayı devreye sokar ve sinik bir özne olmaya devam eder. Bir insanın varlığının kabulü onun yokluğunun kabulüyle başlar, ancak bu olgu modern insan için büyük mistifikasyona tabidir. Ölüm aslında insana, kendine ve var olmaya özgü şeyleri unuttuğunu yine kendisine hatırlatır. Mevcudiyetinin sonuna dair kesin bir sırrı ortaya çıkartır. Ne yaptığımızı ve ne için yaptığımızı tekrar tekrar tüm bedenimizden hareketle bilincimize fısıldar. Kendi kendimize yarattığımız mükemmel insanın trajik durumudur bu, belki de bu yüzden bazen mükemmel bir varlık olduğumuz yerine kendi hayatına yön veremeyen edilgen bir hayvan olduğumuz gerçeğini kendimize hatırlatmalıyız. Modern insanın komedisi ise tam da bu noktada başlar. Kendi mükemmelliğiyle yarattığı dünyada para ve meta ilişkileri arasına sıkışmış, gel ve git eylemlerinin rutinindeki hayatı hakkında düşünmekten kaçtığı için ölümü yadsır. Ve ne zaman bu gerçekle karşılaşsa onun için bir travma olur. Sonunda yine sinik özne rolüne gömülüp ümit etmeye devam eder. Umut aynı yanılsamanın veya yadsımanın romantik halidir. Bir manastırın ya da kilisenin korosundaki görevli gibi, umut eden insanda aynı ilahinin bir parçasıdır.

Francis Bacon- Monkey (1953)

Kulaklık, ilahilerle birlikte her gün kendi mabedimizde inanç tazelememizi sağlayan dâhiyane bir araç. Her günün rutininde, yarattığımız mükemmel dünyadan kaçmamızı sağlayan bir sığınak. İnvenzione ve fantasia, yani yaratıcılık ve hayal gücünün çatlak kaldırımlarda birbirini izleyen adımların gerginliğinde meydana gelmesi. Korna seslerinden uzak, caddenin kalabalığından kendini soyutlamış ve kendi gökyüzünü oluşturmuş bir insan, tek yaptığı kulaklığını takmak. Küfür dolu ağızların arasından, çöp kokulu sokaklarda kendi yarattığı dünyadan kaçan bir insan, köpek cesetlerinin yanından usulca sıyrılıp sıcak asfalta ulaşan modern insan. Kulaklık, bu git ve gelin arasında bizi negatif aşk gibi bulutların üzerine taşıyıp bir an olsun duymak istediğimiz şeyle kendimizi rahatlatmamızı sağlayan aynı yadsıma aracı. Penderecki vari bir senfoninin içine gömülmüş ve her anın sınırından taşan rahatsız edici bir harmoni gibi. O yüzden Pendercki’nin eserleri modern insanın hayatını oldukça başarılı bir şekilde tasvir eder, rahatsız edici, ritmik ve sıra dışı. Deliliğin gerçekliği ya da gerçekliğin deliliğinin kulak tırmalayan rahatsızlığı.

Aşk, ölüm ve kulaklık bunların üçünün de ortak noktası kendi yarattığımız gerçeklerden kaçınarak modern dünyamızın baskısından kurtulmak ve hayatta kalmak. Belki de bu yüzden modern insanın her eylemi bir cinnet. Üzerindeki tahakkümü delip aştığı bir patlama anı ve bu cinnet anı sıradanlaşmış ve normalleşmiş bir an. Müzik dinlemek gibi, aşık olmak gibi, ya da ölüm gibi kabullenişten kaçışın sonundaki kaçınılmaz cinnet.