Selam saygı hepinize

Gelmez yola gidiyorum

Ne karaya, ne denize

Gelmez yola gidiyorum

 

Gemi bekliyor limanda

Tayfaları hazır yanda

Gözüm kalmadı cihanda

Gelmez yola gidiyorum

 

Eşim dostum yavrularım

İşte benim son baharım

Veysel karanlık yollarım

Gelmez yola gidiyorum

 

Yukarıda verilen şiir, Aşık Veysel’in son şiiri. Vedasını bile selam ve saygı ile yapan bir Anadolu ozanı. Kurak Anadolu topraklarında doğup büyüyen Aşık’ın dünyadan ayrılışını deniz ve gemi ile tasvir etmesi, belki de, onun suya olan hasretini dile getirmektedir. Bu dünyaya gözleri açık gelmiştir Aşık. Fakat, dönemin illet hastalığı olan çiçek müptelasından gözlerini kaybetmiştir. Körlük ile onun dünyasını karartan kader, 40’lı yaşlarına geldiğinde bahtını aydınlatmıştır.

Aşık Veysel, 1894 yılında, Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde dünyaya gelmiştir. Kendi deyimiyle “7 yaşına kadar herkes gibi koşmuş, seyirtmiş, gülmüş, oynamıştır”. 7 yaşında çiçek hastalığından gözlerini kaybetmiştir. Gözlerini kaybettikten sonra, babası oyalansın diye bir bağlama almıştır. Böylece, Aşık çalmaya, çığırmaya başlamıştır. 1930 yılında, dönemin Sivas Milli Eğitim Müdürü Ahmet Kutsi Tecer’in düzenlediği Şairler Şenliği’ne kadar, en çok da babasından öğrendiği usta-malı şiirler, deyişleri çalıp söylemiştir. Babasından ilk öğrendiği ilk şiirin Kul Abdal’dan olduğunu bir radyo programındaki röportajında söylemiştir;

Takdirden gelen tedbir kılınmaz

Ne kılayım çare ben şimden geri

Yaram türlü türlü merhem bulunmaz

İstersen merhemi çal şimden geri

İkincisi ise;

Gönül arz eyliyor azm-i didarı

Yenilmiyor efkarımız ne acep

Şeyda bülbül gibi kılarım zarı

Açılmıyor gülşenimiz ne acep

 

İlk yazdığı şiir ise, Cumhuriyet’in 10. yılı için yazdığı uzun bir destandır;

 

Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası

Kurtardı vatanı düşmanımızdan

Canını bu yolda eyledi feda

Biz dahi geçelim öz canımızdan

 

Sinesini hedef etti düşmana

Ölmüşken vatanı getirdi cana

Çekti kılıcını çıktı meydana

Gören ibret aldı meydanımızdan

 

Uzun bir destan olan bu şiir, Aşık’ın hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Ve, ilk defa bu şiir ile kendini şair olarak aşikâr etmiş, halkın karşısında okumuştur.

Aslında, 1930 yılındaki aşıklar gecesine katılması ona bir selahiyet ve kendi deyimiyle cesaret vermiştir. Çünkü, önceleri şiir yazsa da, bunları insanlara söylemeye korkar, çekinir. Bunun nedeni ise toplumun ahlak yargılarıdır. Âşık, “Birinin gelinine, kızına mı sevdalanmıştır?” sorularından çekinir. Fakat bu gecede okuduğu şiirler ve icra ettiği türkülerden sonra, yüreğindeki heyecanı daha fazla gizleyemez ve ona yardımcı, yoldaş olan “Küçük Veysel” lakaplı Veysel Erkılıç ile tam 20 sene, Anadolu’daki köyleri, ilçeleri gezmiş, dinletilere, gecelere katılmıştır. Küçük Veysel 1960 yılında vefat edince, oğlu Ahmet ile gezmeye devam etmiş ve ölünceye kadar bu “gezgin aşıklık” ritüelini sürdürmüştür.

Radyoya ilk çıkış öyküsü ise ilginçtir. İzmir’de mimar Necmeddin Bey’in evinde Âşık’ın hayatını kaleme almak üzere toplanırlar. Gecenin sonunda, Necmeddin Bey, Âşık’a bir mektup verir ve bunu Yedigün mecmuasının muhabirine vermelerini söyler. Aşık ve yoldaşı Küçük Veysel İstanbul’a giderler. Yedigün’ün bulunduğu binaya gidip mektubu muhabire verirler. Muhabir, mektubu okuduktan sonra, Tokalıyan Han’da Mesut Cemil Bey’e gitmelerini söyler. Onlar da gider ve mektubu Mesut Bey’e verirler. Mesut Bey, bir mektuba bakar bir de bu iki gariban görünümlü kişiye. Onlardan çalma söyleme konusunda hiçbir şey beklemediğini kendisi daha sonra verdiği röportajlarda itiraf eder. “Çalın bakalım,” der. Aşık ve yoldaşı başlarlar söylemeye;

Seherde ağlayan bülbül

Sen ağlama, ben ağlayım

Ciğerim dağlayan bülbül

Sen ağlama, ben ağlayım

Mesut Cemil Bey’in gözleri dolar. Akşam 8’de radyoya gelmelerini söyler. Akşam saati gelip çattığında Mesut Cemil, Âşık’a, yayına çıkacaklarını, canlı yayın olduğunu, iyi söylemeleri gerektiğini ve öksürüp aksırık gibi şeyler yapmamalarını tembihler. Hayatında ilk kez, bir yayında söyleyen Aşık, herkes duysun diye tiz perdelerden söylemeye başlar. O kadar bağırır ki, ikinci şarkıya geçmeden önce, Cemil Bey dinleyenlere, Aşık’ın heyecanlandığını, o yüzden böylesine zorlandığını anons ettikten sonra Aşık’a heyecanlanmamasını, hafif söylese de duyulacağını söyler. Böylece, Aşık ikinci türküyü de söylemenin ardından, İstanbul ve Ankara’dan telefonlar alır. Bir dinleyeni Aşık ve arkadaşını evine davet eder. Teklifi kabul eden Aşık, dinleyicinin evine gider ve sabaha kadar çalıp söylerler. Bu sırada ise, Aşık çok önemli bir fırsatı kaçırır. Aşık’ı radyodan dinleyen Atatürk, onu bulmalarını ister. Derhal radyoya gelip Mesut Bey’e soran görevliler, yayında söyleyenin nerde olduğunu sorarlar. Mesut Bey ise, bir dinleyenin davetine icabet ettiğini ve nerede olduğunu bilmediğini söyler. Bütün şehri arayan görevliler Aşık’ı bir türlü bulamazlar. Ertesi sabah, Aşık ve arkadaşı radyoya gelir. Mesut Cemil heyecanla, bütün gece nerede olduklarını sorar. “Atatürk sizi dinlemiş, arattı, bulamadı,” der. Ve ellerine bir mektup verir. Bunu Dolmabahçe Sarayına götürmelerini, Atatürk’ün dün gece aradığı kişi olduğunu söylemelerini ister. Aşık ve arkadaşı derhal Saray’a giderler. Fakat, yanıt olumsuzdur. “O bir neşe anıydı, aradık bulamadık. Şimdi çalışma zamanı rahatsız edemeyiz,” der görevli. Ve, ne yazık ki, Veysel hayatının sonuna kadar Ata’yı göremez. Bu onu belki de en acıtan hadiselerden biri idi.

Hizmet ehlidir Aşık. Yeni Cumhuriyet’e çokça hizmetleri olur. Kutsi Tecer’in yardımı ile kent dışındaki insanları eğitmek için en önemli misyonu edinmiş dönemin Köy Enstitülerinde bir süre bağlama öğretmenliği yapar.

Âşık’ın bağlama çalışı ilk dinlendiğinde ilkel gelebilir. Fakat bu ilkel gelen hem fiziki şartlardan hem de âşıklık geleneğinin kendisinden kaynaklanmaktadır. Öncelikle, dönemin enstrümanları standardize edilmemiştir. Her şey bir kütüğü olmakla başlar ve buna uzun bir sap takılarak elde edilir bağlamalar. Sazın kolay kırılmaması ve çatlamaması için bağlamanın gövdesi ince oyulmuyordu ve dolayısıyla, sazdan çıkan ses koyu ve boğuk oluyordu. Teller ise bakır tel zor bulunduğundan, bağırsaktan yapılıyordu. Orijinalliğini korusa da bağırsaktan yapılan teller sesin pastel rengini artırıyordu. Bu imkansızlıklar dışında, aşıklık geleneği vardır ki, bu şu anlama gelir; aşık kişi, söz söyleme ustasıdır. Destanlar, koşmalar, cönkler, güzellemeler, yiğitlemeler vs. söyler. Sazını ise, buna eşlik olarak kullanır. Aşıkların saz çalmada usta olmak gibi bir niyeti ya da iddiası yoktur. Bununla beraber, Âşık Veysel’in sonra derece iyi bir kulağı ve ritim algısı vardır. Bütün kayıtlarında akordu hep sağlamdır. Tempodan nadiren çıkar.

Aşık’ın söyleme biçimi ve sesi ise, tam da söylemek istediği şeyleri söylemeye yetecek seviyededir. Gençliğinde tenor olan Aşık, orta yaşlarından sonra, içtiği sigara ve piponun da etkisi ile baritonlaşmıştır. Örneğin, ilk plak kayıtlarında, Necip diye bir ağıt söyler ki, sesi son derece parlaktır.

1952 yılında, İstanbul’da jübilesi yapılan Âşık Veysel’e 1965 yılında TBMM “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı” özel bir kanun ile aylık bağlanır. Bir süre sonra, şehir yaşamından, sosyetesinden sıkılan Aşık, Sivas’a, köyüne döner. Ara sıra, plak doldurmak ve röportaj vermek için İstanbul’a gelse de ömrünün sonuna kadar köyünde kalır ve hakka yürüdüğü yıl olan 21 Mart 1973 tarihine kadar ömrünü burada geçirir.

Köyüne döndükten sonra, bahçe içinde bir ev sahibi olan Aşık, toprağa duyduğu sevda ile bir bostan yapmaya koyulur. Fakat bunu görenler, duyanlar der ki, “Buradaki toprak kuraktır, yapamazsın, emeklerin zayi olur”. Âşık, bu lakırdıların hiçbirine kulak asmaz. Çünkü, şiirinde de dediği gibi;

İşkence yaptıkça bana gülerdi

Bunda yalan yoktur herkes de gördü

Bir çekirdek verdim dört bostan verdi

Benim sadık yârim kara topraktır.

Kalbindeki aşk ile, kolundaki güç ile, sadık yârinin bağrını deştikçe, o, Aşık’a bostan verir, ağaç verir. Alın teri ile gözyaşları ile sular bağını. Bozkırı bir gülistana çevirir. Öyle meyve ağaçları yetiştirir ki, sonunda, çevresindekiler yetiştirdiği elmaları Aşık’ın adı ile anar olur. Bu, inançlı bir kalbin, azmin sonucudur. Aşık Veysel, karanlık dünyasını öyle aydınlatır ki, onun güneş ışığına ihtiyacı kalmaz. Adeta, çevresini aydınlatıp, kendini karanlıkta bırakmayı tercih eden bir kandile benzer. Hatta, kendi bir kaydında anlatır; “1953’te Sirkeci’de, Afyon-Eskişehir otelinde kalıyordum. Üç-dört gazeteci bir tane doktor geldiler, ‘gözlerini açalım’ dediler. ‘İstemem’ dedim. Sebebini sordular, sebebi ise, “Şimdiye kadar kafamda bir yuva kurmuşum, eğer gözlerim açılırsa, bu yuvayı dağıtırım, tekrar bir yuva kurmama imkân yok,” dedim. “Adamlar gittiler”. Bunun üzerine Aşık şu şiiri yazar;

Bir küçük dünyam var içimde benim

Mihnetim zihnetim bana kâfidir

Görenler dar görür, geniştir bana

Sohbetim ülfetim bana kâfidir

Bu şiir de Aşık’ın bize göre karanlık dünyasında, aydınlığı bulduğunu gösterir. Sevdiğinin yüzünü görmeyen bir sevdakâr gibi, bir ömür boyu uzun ince bir yolun yolcusu olmuştur. Çölde, Leyla’nın hicranında, bağrı kavrulan Mecnun gibi, suya da hasrettir yâra da… Fakat, hasreti güçlendirir, büyütür içindeki aşkı. Aşk büyüdükçe, nefsi küçülür. Bu yüzden, ihtiyacı kalmamıştır dünya ışığına Aşık’ın. Derdinin dermanı yine derdindedir.

Anlatmam derdimi dertsiz insana

Dert çekmeyen dert kıymeti bilemez

Derdim bana derman imiş bilmedim

Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz