Yalınlık, pek çok psikologun da hastaları üzerinde kullandığı meşhur, seçici bir tekniktir. Boş bir sayfa ve kalemin yeterli olacağı bu yöntemdeki en önemli şart – hatırladığım kadarıyla –  herhangi bir  anlam ya da bütünlük kaygısı taşımadan, durmaksızın sayfa dolana kadar yazmaktır. Yöntem, bayağı bir cümlede olduğu gibi özne, tümleç ve yüklem kardeşliğini kurarak ya da her birini yalnız bırakarak gerçekleştirilir. Kişi bu işlemi tek başına, belki dört duvar arasında belki de kendine gökyüzünü tavan edinerek yapabilir. Mühim olan, ortaya çıkan kelimelerin zihinden parmak uçlarına akış hızının bir an olsun kesilmemesidir.

Sayfa dolduktan sonra, en çok tekrar edilen kelimelerin altı çizilir. Ne hissettiğimiz veya düşündüğümüz bu tekrar eden kelimelerde saklıdır. Bu yöntemle diğerlerinden ayrılmış, fazlalıklardan kurtularak ortaya çıkan kelimeler aynı zamanda bilinçaltımızın bize fısıldadığı kelimelerdir.

Mark Twain, yazdığı bir mektubun sonuna şu notu düşer: ‘Yeteri kadar vaktim olmadığı için mektubu daha kısa yazamadım, özür dilerim.’

Mark Twain’in bu sözlerinin ve psikanalizin bahsettiğim bu yöntemindeki ortak nokta; zihnimizi bir olay, durum ya da sanatsal uğraş sırasında meşgul eden pek çok fazlalık varken, istenilenin – anlatılmak, anlaşılmak- özüne inmenin ne kadar uğraş gerektiren ve zaman alan bir husus olduğudur.

Yazılan bir mektupta olduğu gibi fotoğraftaki en mutlak gayelerden birisi de sadelik anlayışını yakalayarak, muhattaba asıl anlatılmak istenileni aktarabilmektir. Felsefi bir söylem olan ‘Less is more’ (daha az olan daha çoktur) deyişi tam olarak bu noktada devreye girer.

16 Ağustos 1928’de Beyoğlu’nda dünyaya gelmiş ve varlıklı bir Ermeni ailenin çocuğu olan Ara Güler’in, gerçek ismi Aram Güleryan’dır. Dünyanın en iyi fotoğrafçılarından birisi olarak nitelendirilmektedir. Kendisi bu durumu nevi şahsına münhasır üslubu ile  ‘Ben hayatımda ödülden nefret ederim. Ben hiçbir ödül de almadım ama birtakım kuruluşlar, gerek yurt dışında, gerekse içeride, birtakım ödüller dağıtıyorlar. Bazıları da bana isabet ediyor. Örneğin ‘Master of Leica’ seçilmem gibi, yılın gazetecisi seçilmem gibi. Anladın mı? Benim için verseler de bir, vermeseler de. Onlar verse de vermese de ben aynı işi nasıl olsa yapacağım. Bu demektir ki onlar bir şey buluyorlar, veriyorlar. Yani mühim değil.’ diyerek dile getiriyor.

‘Fotoğrafı, fotoğraf makinesiyle değil beynimizle çekeriz.’ diyen Ara GÜLER Türkiye’de kompozisyonda bütünlük, yalınlık denilince akla gelen en büyük ustalardan birisidir. Salvador Dali, Pablo Picasso,  Alfred Hitchcock gibi pek çok ünlü isimle çalışan Ara GÜLER, lise yıllarında çocukluğundan gelen dürtü ile sinemacılığın neredeyse her alanında çalışmıştır ve bir süre Muhsin Ertuğrul’un yanında tiyatro, oyunculuk dersi almış ancak hayali olan oyun yazarlığını, tiyatronun yanmasından sonra gerçekleştirememiştir. ‘Önceleri hikaye de yazardım ama sonra fotoğrafla daha çok şey anlatabildiğimi gördüm. Benim fotoğraflarımda anlayanlar için tiyatro hala vardır. Film gibidir fotoğraflarım. Arka plan, ön plan, kompozisyon görürsün. Mana görürsün. Ben hikâyeciliği fotoğraflarda sürdürüyorum.’ diyerek fotoğrafın içindeki kompozisyona ve anlam bütünlüğüne nedenli önem verdiğini vurguluyor.

Günümüzün Post-Magnum olarak adlandırabileceğimiz belgeci fotoğraf anlayışının en büyük simgelerinden biri olarak Ara GÜLER kendisininde ifade ettiği gibi bir tiyatro oyunu yahut film izleniyor hissinin yanında ‘sadelik’ unsurunu da pek çok fotoğrafında işlemiştir.

Merih Akoğul, ‘Fotoğrafta Sadelik’ adındaki yazısında ‘Yakın bir örnek vermek gerekirse, Ara Güler’in 1950’li yıllarda çektiği İstanbul fotoğraflarının etkileyiciliğini, sadece nostaljik duygulara ve şehrin hızlı değişimine bağlamak haksızlık olur. Ara Güler, bir şehrin üzerinden karşı karşıya kaldığı anlara, yalnızca o günlerin foto muhabiri mantığıyla yaklaşsaydı, bu fotoğrafların birçoğu bugüne ulaşamazdı. O günleri tek saptayan Ara Güler olmadığına göre, günümüze gelemeyen fotoğraflarla ilgili başka temel sorunlar var demektir. Güler’in fotoğraftaki başarısının en temel nedeninin, konularına en doğru açıdan yaklaşmasından ve kompozisyonlarında karmaşaya izin vermeden, yalın bir biçimde, ön plan-arka plan dengesini kurmasından geçtiğini söyleyebiliriz.’ diyerek Güler’in fotoğrafta kompozisyon ve sadelik anlayışını bizlere anlatıyor.

Amacın, fotoğrafa pek çok nesneyi hapsetmekten ziyade fotoğrafı güçlendirecek nesneleri uygun yerlere yerleştirerek ilgi merkezi ve ana ögeyi güçlendirmek olduğu sadelik anlayışı ile çekilmiş pek çok fotoğrafa sahip olan Ara Güler değişen İstanbul dokusunun yanında, Anadolu’da ve dünyanın pek çok yerinde de çekimler yapmıştır. Kendisi, ‘Sokağa çıktığım zaman o eski İstanbul’u arıyorum ben ama yok. Nerede bu İstanbul, denize düşmüş. Sevdiğin İstanbul nedir? Salacak’ta bir apartman veya bir bahçe var, onun arkasında bir konak var, oradan kör kedi çıkar veya ufak bir kedi yavrusu çıkar camdan atlar aşağıya.’ diyerek değişen bu dokudan da sitemkar bir halde bahsediyor.

İmza attığı başarılar ve aldığı ödüller konu edinildiğinde, kendisini kaleme alanı ayrı bir yazı başlığı açmaya istemsizce itecek kadar değerli bir geçmişi olan Güler, kısaca bahsetmek gerekirse ; 1953’te Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajansı’na katıldığı, İngiltere’de yayımlanan “Photography Annual Antology”’nin onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladığı ve yine aynı yıl ASMP’ye (Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği) tek Türk üye olarak kabul edildiği bahsedilmeden geçilemeyecek kadar büyük hususlardan sadece bir kısmıdır. Bunların yanında ‘Master of Leica’ unvanını alması sırası ile ‘Young Turkey’ adlı yapıtta , ‘Photography of the World’ antolojisinde, ‘İnsanların Dünyasına Bakışlar’ ,‘Renkli Fotoğrafın On Ustası’ sergilerinde ve ‘Fotokina’ adlı fuarda eserlerinin yer alması değinilecek diğer başarılarındandır.