22 Temmuz. Saat 10.30

Bulutsuz bir gün. Gökyüzü masmavi.

Belki biliyorsunuz, SA – 24 kızılötesi özellikli, karadan havaya atış yapabilen, Rus yapımı, insan tarafından kolayca taşınabilir bir füze.

Londra Fulham’da Eel Brook Parkı.

Füze, BU21 yolcu uçağını Battersea Köprüsü üzerinde bir yerde vurdu. Öyle, ansızın.

Büyük bir patlama, neredeyse bir buçuk kilometre yükseklikten düşen insanlar.

Stuart Slade’in yazdığı, Aytuğ Erdil’in dilimize çevirdiği “BU21” adlı oyunu Alev Sezer başarıyla yönetmiş.

‘Interlocking monolog’larla bezenmiş, rahatsız edici, ürpertici bir karakomedi “BU21”.

Alex, Graham, Clive, Floss, Ana ve Izzy… Terör saldırısı sonrası yaşanan ağır travmaya bağlı duygusal bozukluklarla çıkıyorlar karşımıza. Öfke, reddediş, kızgınlık, suçluluk duygularının eşlik ettiği yoğun korku ve endişe bozuklukları…

Sahnede dağıldı dağılacak bir uçak, yere çakılmak üzere, kan sıçramış kostümleriyle, dehşeti yaşayan insanlar… Hayatta kalanların yakasına yapışan ‘neden’ sorusuna karışan güvensizlik, suçluluk hissi.

Genç oyuncular. Heyecanlı. Enerjik ve yaşar kıldıkları karakterlerde son derece başarılı. Yaratılan illüzyonda her şey o kadar sahici ki ve o kadar doğru. Doğru, çünkü o hunhar travmayı yaşadım.

Hatırlıyorum;

Yazdan kalma, ılık bir gündü. Güneş bulutların arasında bir gözüküyor, bir kayboluyordu. Saat tam 11.59’du.

Galatasaray’daki İngiliz Konsolosluğunu’nun hemen karşısında taksi bekliyordum. Kalabalıktı. Yaklaşan bayram nedeniyle olacak, fazla kalabalıktı. İnsanlar Balıkpazarı’nda alışveriş yapıyor, yaşlı bir kadın elinden tuttuğu, bir çocukla  torunu olmalıydı ) az ilerdeki Melis Eczahanesi’ne doğru yürüyordu.

Ne çok araba vardı, ne çok taksi. Hepsi de doluydu. Tek tük boş taksi geçiyordu; ama onlar da işaret ettiğimi görmüyor ya da aldırmıyor, durmadan geçip gidiyorlardı. Kaldırımda birbirine çarparak yürüyen insanlar… Dolmuş bulabilmek için aşağıya doğru seğirtecektim ama sonra vazgeçtim. Nasılsa sıra falan yoktu. Kimin gücü yeterse atlıyordu taksiye.

Yanımda mandalina, portakal, muz dolu tahta arabayı iten gençten bir adam “Haydi dalından kopmuş bunlar,” diye bağırıyordu. Sesi çapaklıydı. Uzun boylu, zayıf, ince kara bıyıklıydı. Hızlı adımlarla yürüyüp börekçinin tam önünde durdu.

Bir an önce Gayrettepe’de olmam gerekiyordu ve dakikalardır boş taksi bulamamıştım. Acaba daha ileriye doğru mu yürümeliydim? Halim yoktu. Bir kırıklık vardı üzerimde. Uykusuzluğa gelemiyordum hiç. Bir gece önce davetli olduğum galadan sonra keşke kokteyle kalmasaydım. Laf lafı açmış, eve dönmem saat ikiyi bulmuştu. Bir an önce akşam olsa da, diye geçirdim içimden.

Hayat senaryosunu çekmeye devam ediyordu.

Şişhane yönünden gelen bir taksiyi fark ettim. Duracak gibiydi, yavaşlamıştı. Az ötemde durdu. İçinde müşterisi vardı. Öff, daha şoföre para uzatıyordu adam. Geç kalacaktım. Trafik yine tıkanmış, sabırsız sürücüler kornalara asılmışlardı bile.

Taksiye doğru yöneldim. Tam binmek üzereydim beyaz, küçük bir kamyonet konsolosluk kapısına olanca hızıyla çarptı. Otuz, otuz beş metre ötesindeydim demir kapının. Polis kulübesinden fırlayan bir polisin araca doğru koştuğunu seçebildim bir an. Müthiş bir patlama oldu. Yer sarsılıyordu. Kasırga benzeri bir rüzgarla savruldum kaldırıma. Gözlerime gri, sarı kıvılcımlı toz dolduğunda, korkuyu iliklerimde hissettim. Sonra zaman durdu. Böyle olmamalıydı, diye düşündüm. Böyle ölmemeliyim, burada. Şimşek çakıyordu. Şimşekler. Haykırışlar duyuyordum. Tutunmalıydım. Koşmalıydım. Kaçmalıydım. Titriyordum. Binalar is içindeydi. Camlar kırılıyordu durmadan. Her yan cam kırığıydı. Üstüm başım toza toprağa bulanmıştı. Doğruldum. Nasıl koştuğumu, nereye bastığımı bilmeden, can havliyle uçar gibi hareket ediyordum.

Korku, panik, endişe, dehşet, güvensizlik..

Kan ve ölüm ağır ağır gizli bir fısıltıyla çöküyordu sokağa. Siren sesleri duyuluyordu. İnsanlar çığlık çığlığa koşuyordu, koşarken düşüyordu bazıları, poşetler, çantalar, ayakkabılar saçılıyordu oraya buraya. Sol kulağımda bir sızının karıncalandığını fark ediyordum o an, sesler uzaklaşıyordu.

Telefonlar kilitlenmişti. O dakika her sözcük hayatı ve ölümü taşıyordu. Dizlerimde kurumaya başlamıştı kan lekeleri, üşüyordum. Çenelerim birbirine çarpıyordu.

İnce bir toz ve duman yayılıyordu kırık pencerelerden, yerinden fırlamış menteşelerden. Televizyon kanalları ölü ve yaralıların olduğunu bildiriyordu. Kollar arasında cansız bedenler taşınıyordu. Beton ve cam parçalarıyla sıvanmış gibiydi sokak… Cam kırıkları arasından kan boşanıyordu.

Kıl payı kurtulmuştum. Birkaç çizik ve çürükle. Mucizeydi. Tam bir mucize. Paltonun paraşüt gibi üzerime dolanması mı kurtarmıştı o korkunç basınçtan? Yarı çıplaktım, takım elbisenin pantolonu, ceketi yırtılmıştı, kravatım savrulmuştu. Kalabalığın içindeydim. Şaşkındım, sonrası panik atağa dönüşecekti, güvensizlik büyüyecekti içimde. Sonrası psikoterapi seanslarıydı… Neden kurtuldum, neden ölmedim sorularıydı. Endişeydi.

Ambulanslar yığılmıştı.

Bütün bunlar gerçek olamazdı. Olmamalıydı.

Kocaman bir NEDEN sorusu var şimdi kafamda. İşinde, gücünde olan veya olay mahallinden geçen masum insanlardık hepimiz. Yüzlerce yaralı, elliyi aşkın can kaybı. NEDEN? Neredeyse on altı yıl geçmiş aradan. Sahi NEDEN?

Tiyatro Fin yapımı “BU21” in, dekor, ışık tasarımının yanı sıra, Can Toygar imzalı etkileyici görsel tasarımını da özellikle belirtmek istiyorum. Alev Sezer, Batuhan Gelener, Deniz Altan, Emre Çoldur, Refiye Genç, Sena Başdoğan canlandırdıkları karakterlerle doğru içsel bağlar kurmuşlar. Sonuçta, el birliğiyle çapaksız, temposu bir an bile düşmeyen, yetkin bir tiyatro oyunu kotarılmış.

Alev Sezer babası Alev Sezer’in ( Şimdi nasıl hatırlamam “Yasalar ve İnsanlar” , “Söz Veriyorum”, “Amedeus” u..) yolundan ilerliyor. Sahneye yaraşan fiziği, abartısız oyunculuğu kadar milimetre şaşmayan, derme çatmalıktan uzak özenli rejisiyle de övgüyü fazlasıyla hak ediyor.

Umarım, yakında Alev Sezer’den Alev Sezer’i dinleme ve yazma imkânım da olur.

Önerim, nitelikli, söyleyecek sözleri olan “BU 21”i bir an önce izlemeniz.