“Gregor Samsa bir sabah uyandığında, kendini bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Pardon bu Kafka’nın ‘Dönüşüm’üydü. Biz Gaspar Noe’nin ‘Climax’ini konuşacağız. Önce Gaspar Noe’yi çok da tanımayanlar için küçük bir özet geçelim. Kendisi Arjantin doğumlu Fransız yönetmen ve bize ‘Fransa’nın arka sokaklarını’ izletmekten pek hoşlanıyor. Bol bol Cannes’a gitmişliği var, güzel güzel ödülleri var. Ama her şeyden önce, bence Gaspar Noe’nin bir derdi var! İnsana, insan doğasını anlatmak istiyor ve diyor ki; arkadaşlar sizin doğanız öyle romantize edilecek kadar yumuşak değil! Önceki filmlerinden hareketle bunu öncelikle bir etkiye ve ona verilen tepkiye dayanarak anlatıyor. Post modern bir gerçeklik içerisinde, aslında ‘mevcut’ olmayan hakikati sorgulatıyor. Çünkü tek bir gerçeklik formu yoktur. Gerçeklikler çeşitli, şekilli, planlanamaz ve öngörülemezdir. Akış içerisindeki ufacık bir katkı ya da dürtme de diyebiliriz, sizin doğanızı harekete geçirir ve nerelere gidebileceğinizi kestiremezsiniz. Şiddete eğilimli bir doğası vardır insanın. Bunu sadece Gaspar söylüyor olamaz değil mi? Zaten Haneke ile beraber bir yere kapatılması gerektiğinden bahseden mutlaka bir kaç kişi vardır etrafınızda. Haneke ile ne farkı var diye sorarsanız, Irreversible’ın ‘malum’ sahnesi porno sitelerine düşmüştür. Haneke’nin herhangi bir filminde bunun olması imkânsızdır. Bir kıyaslama yapmak ya da bir yere yerleştirmek amacıyla değil, hemen hemen aynı yere yapılan vurgunun farklı biçimlerinin kabul görmesi gerekliliğinden hareketle söylüyorum bunu. Noe, bir röportajında 2001 Space Odyssey’in hayatının dönüm noktası olduğundan bahsetmiştir ve hatta bu film olmasa yönetmen olmaya karar veremeyeceğini bile söylemiştir. O zaman iyi ki de bu filmi izlemiş. Kendisi hakkında günümüzün ‘Godard’ı’ benzetmelerini hatırlatıp, ortada bırakarak ama şunu da kabul ederek devam ediyorum ki; yeni ve sıra dışı olan her şey, var olmalıdır. Sorgulama sinemanın, geniş kapsamında sanatın her zerresinin içerisinde var olmalıdır ve insan her izlediğinden her insandan farklı bir nokta çekip almalıdır. İşte bu çeşitlilik Climax’de var.

Filmi öyle bir açıyor ki, zaten az buçuk Gaspar Noe izlemiş olan herkes “aha şimdi jenerik girecek” diyor. Hem tahmin edilebilir olmayı hem de bu tahmin edilebilirlik içerisinde şaşırtmayı seviyor çünkü. Size inanılmaz yabancı bir durum izlediğinizi zannediyorsunuz önce. Çünkü insan olarak bu yabancılaşmayı hepimiz yaşamak durumunda hissediyoruz kendimizi. Kimse kolay kolay doğasıyla barışıp da insan olmak ne menem bir şey demiyor. Hatta uyuşturucu bunun bir bahanesi olarak bile okunabiliyor. Ama hayır diyor Gaspar! Çünkü topluluk psikolojisi aslında uyuşturucu kadar etkilidir. Topluluğun içerisinde olmak, ona benzemek, ayak uydurmak seni planladığından çok başka yerlere götürebilir. Zaten Gaspar filmlerinde genel olarak hiç bir şey planlamana müsaade etmiyor ki! Sangria içmeyenleri de gördük. Nasıl sürü psikolojisidir o, o nasıl tahakküm altına alınmaya izin vermektir diyorsun izlerken. Yani tabii bunları izlerken fark edersen. Ben durdum durdum, sonradan oldum ne olduysam. Film aslında bir buçuk saat, ama bir de izleyene sormak lazım. Ben filme girmeden önce nasıl bir buçuk saat olur, yanlış görüyorumdur diye düşündüm. Ama o bir buçuk saat hiç geçmedi, zaman algımı tamamen yitirdim. Ne yalan söyleyeyim, benim için Noe filmleri hiç bir zaman defalarca izlenebilecek filmler kategorisine girmemişti. Ama Climax izlenir diyorum kendi kendime. Filmin içerisindeki cinsellik, kendi evreninde okursak çok dozunda. Beden metalaşması var evet, gösterdiği kadın ve erkekleri beden üzerinden yorumlamak çok mümkün. Buna müsait fazlaca insan var filmde. Filmde çok insan var! Kimin kim olduğunu bile unutabilirsiniz. Zaten bildiğiniz, bilmediğiniz her şeyi unutabilirsiniz.

Climax’in içinde belirli kesimlerin ‘rahatsız edici’ olarak tanımlayabileceği çok fazla öge var. Örneğin iki siyahi erkeğin uzun uzun -ki o konuşmanın sonu bir türlü gelmedi- kadın hakkında konuştukları sekans. Noe demiş ki, madem cinsellik görmekten bu kadar rahatsızsınız, işte size anlatım yolu. Kadın bedeni üzerindeki bakış açısını anlatan koskocaman bir sekans. Peki, bu sekansta konuşan erkekleri film ilerledikçe nerede görüyoruz? Beyaz erkeğe şiddet uygularken. Peki, neden böyle görüyoruz? İşte baskılanan tahakkümün dışarı çıkış noktası. İçsel ve dışsal hegemonya, ufak bir dürtüklemeden sonra hemen kendini belli ediyor. Tahakkümün sonucunda hemen hemen bütün heteroseksüel kadınların arzuladığı beyaz erkek nesnesi, bir anda tepetaklak ediliyor. Çünkü zaten Noe onu o noktadan çiziyor. Üzerindeki bütün toplumsal baskı ve cinsiyetlerden sıyrılıp ‘çıplak’ kalan insan, aslolan doğasını ortaya çıkarıyor. Noe’ye göre bu etki Climax’de lsd ve tepki de şiddet ve beraberinde kan.

Kamera açıları, ışıkları özellikle müzik kullanımı yine insanı çileden çıkaran cinsten. Çileden çıkarmak öbeğini aslında soyutlanmak anlamıyla da kullanabiliriz. Dâhil kalmak istiyorsun, fakat Noe hayır diyor. İnanılmaz dans sekansları, inanılmaz danslar ve onların bize nasıl izletildiğine baktığımızda sinemasal başarısını tartışmak bence daha da imkânsızlaşıyor.

Peki, neden yazının başlığı “Anne burada hamam böcekleri var!”?

Çünkü bu cümle filmin içinde geçiyor. Altı çizilerek söylenen bir cümle değil, çoğu izleyen nerede geçiyor diye düşünüyor bile olabilir şu an. Kapatıldığı elektrik odasından bağırılan ve kamera sadece oradan geçerken duyulan bir çocuk cümlesi bu. Bence kocaman filmin özeti niteliğinde. Kamera hareketine devam edip ‘insan’ların olduğu yere gelince görüyoruz ki evet, burada hamam böcekleri var!   Bu arada; filmin sonunda lsd meselesinin sorumlusunu gösteriyor ya, -çok da spoiler olmasın- ben o konuyu tamamen unutmuştum diyorsunuz ve bir filmi izlerken çok da alışkın olmadığınız bir durum bu. Çünkü yaradılış gereği meraklı türleriz biz. Kim yaptı bunu diye merak etmemiz gerekir ama etmiyoruz, unutuyoruz aslında en doğru tanım; umursamıyoruz. Noe, “Bakın böyle bir durum vardı.” diye hatırlatıyor bize sadece ve o an fark ediyoruz. Katil kim? sorusuna cevap aramak, buna kafa yormak imkânsız çünkü filmde. Sorumluyu aramaktan çok, neler olduğuna ve olabileceğine endeksli oluyoruz ve sonunda kendimizi sudan çıkmış balık gibi oradan oraya aynı şeyi sorarken buluyoruz. Sen ne yaptın be Gaspar?!