“Esas bir Amerikalı sert, izole, acılara dayanıklı ve katil ruhludur. Bu hiçbir zaman değişmemiştir “

D.H Lawrence

Böylesine bir sözle başlıyor filmimiz. Bir Amerikalı olsam belki milli duygularımla coşabileceğim bir söz gibi dururken, başka bir milletten olduğum için bana sanki günümüzdeki olaylar üzerine söylenmiş bir söz gibi aydınlatıcı geldi. Bu tabi bakış açılarımız ve maruz kaldığımız manipülasyonla da alakalı. Yaşadığımız coğrafya da büyük çıkar çatışmalarına girişilen bir ülkeye sempati duymamız pek kolay olmuyor. Gerçi çokta sempati duyulabilecek bir ülke değil ya Amerika. O da apayrı bir nokta. Benim uzmanlık alanım olmadığı için dallandırıp budaklandıramıyorum ama her bu coğrafyanın insanı gibi bende biraz soğuğum kendilerine. Baya baya karşı durulası bile görüyorum hatta kendilerini ama konumuz bu değil. Burada ideolojik olarak zehirlenmiş olan ruhumu yansıtmam pek etik değil. Adamlar birazcık kötü olabilirler ya da çıkarları doğrultusunda engel tanımıyorlar da diyebiliriz ama bir şeyi çok iyi yapıyorlar. Sinema!

Amerikan sinema endüstrisi hiçbir tartışmaya girilemeyecek bir nokta da dünya lideri. Öyle ki sinema teknolojisi konusunda adeta tekeller. Onların kabul ettikleri teknolojileri bütün dünya kabul ediyor. İlk onlar üretiyor, kullanıyor ve dünyaya satıyorlar. Yani bu işin yeri geliyor imalatını yeri geliyor ihracatını yeri geliyor ithalatını yapıyorlar (bkz. Kutsal Damacana). Hal böyle olunca sinemaya yön vermekte onların elinde. Ne yöne götürmek isterlerse o yöne götürüyorlar. Dünyanın en büyük stüdyolarına sahipler. En prestijli sinema ödülleri de onlara ait. En iyi filmleri de onlar belirliyor. İnsanların film seçkilerinde bile inanılmaz belirleyiciler. (Imdb – Rotten Tomatoes vs.) Peki sinemayı neden bu kadar çok seviyorlar? Sinema ne işlerine yarıyor? Çünkü biliyoruz ki Yüce (!) Amerika asla boşa kürek çekmez. Bunun ilk sebebi kültür emperyalizmi. Yani globalleşen dünyada hâkim olan kültürün kendi kültürleri olmasını ve kapitalizmin hasar görmeden en ideal olduğunu kabul edilebilir hale gelmesini istiyorlar. Buna göre işler yapıp, buna hizmet eden filmler Ana akım sinema örnekleri üretiyorlar.  Çoğu film sınıfta kalmasına rağmen, kahramanlarını kahramanımız olarak kabul ediyoruz. Dünyayı kurtaracak bir kişinin Amerikalı olacağına inanıyoruz. Onların düşman olduklarına düşman oluyoruz ( ki bu bazen kendimiz olsak bile) .Bunu gelip bize “ bizim gibi olun, bize inanın Amerika sizi her daim koruyacak ve kollayacak. Siz kendinizi bize bırakın” şeklinde yazılı metinler dağıtıp yapmaya kalksa güler geçeriz. Ama sinema ile göstergebilimi birleştirip bunu senin bilinçaltına ince ince döşediğinde buna her türlü inanıyorsun (İletişim bilimindeki adı ‘Hipodermik iğne modeli’ ). Velhasıl kelam bu kadar sahip çıkılmasının yegâne sebebi her zaman Amerika’yı haklı ve doğru bilmemiz. Yanlış yapamayacağını düşünmemiz. Bunun doğrultusunda Amerikan ana akım sineması sürekli bir evrim geçirdi. Önce kendi yıldızlarını çıkarıp ülkemizde hala çok önemli jön sinemasını çıkardılar. Marilyn Monroe – Audrey Hepburn gibi rol-model filmleri ile başlayan bu akım günümüzde etkisini kaybetse de hala sinema da önemli bir yerde. Jön sineması evrilerek Western sinemaya dönüştü. Western filmlerinin Jön filmlerinden en büyük farkı; jön filmleri Amerikan rüyasını anlatırken, Western sinema ise Amerika’nın nasıl Amerikalıların olduğunu anlatıyordu. Yani aslında emeller ve çıkarlara ulaşma yolu değiştikçe Amerikan ana akım sineması da değişiyordu. Günümüzde dünyaya umut saçan süper kahramanlar Amerikan ana akım sinemasının hâkimi. Ana akım sinema böyleyken hiç mi farklı düşünenler olmadı? Amerikan bağımsız sineması nerede? Diyenlerimize ithafen de. Ana akım – Bağımsız sinema ayrımı Amerika da çok yeni. Sinema 1900lerin son çeyreğine kadar Amerikan sineması – Avrupa sineması olarak ayrılıyordu. Sonrasında diğer ülkelerde sinemaya önem vermeye başlayınca ve sinema yayılınca Amerika’nın tekelinde olan ana akım sinemayı her ülke propaganda-manipülasyon amaçlı kullanmaya başladı. Bağımsız sineması böyle güçlenen Amerika’da varlığını sürdüren bazı yönetmenler büyük stüdyolara götürüp ‘Art House’ diye üzeri çizilen eserlerini minimal bütçelerle çekerek güçlendirdi. Ve günümüz Amerikan bağımsız sinemasının temelleri atıldı. Günümüzde genel olarak başka ülke sinemalarının başarılı yönetmenlerini devşirerek Amerika’dan bir şeyler aktarmasının ürünleriyle bir şekilde var olan Amerikan bağımsız sineması ana akım sinemaya geçiş için bir basamak adeta. Ha bu bağımsız ürünler üretilmiyor anlamına mı geliyor? Asla. Harika ürünler çıkarıyor. Bir şekilde kendini ispat eden yönetmenler daha sonrasında büyük stüdyoların oltasına takılıyor. Yönetmenler bazı fedakarlıklar yapıyor, stüdyolarda bazı fedakarlıklar yapıyorlar ve bir şekilde orta yolu bulup yine de büyük emele hizmet ediyorlar. Amerikan bağımsız sinemasının ürünleri; genel olarak çizilen Amerika portresinin arka planını göstermekle ve daha realist olmakla uğraşıyorlar. Bu da aslında “ toplumun sesi” ayarında bir sinemayı beraberinde getiriyor. Daha protest ürünler sunuyor. İşte bu kadar dallanan budaklanan bir konunun son ürünlerinden birine geliyoruz: “ HOSTILES”

HOSTILES, Scott Cooper’in son filmi. “Scott Cooper kimdir?” derseniz eğer, ben kendisini “Black Mass” ile tanıdım. Johnny Deep’in acımasız bir mafya babasını oynadığı film aslında piarını “ Johnny Deep’in inanılmaz oyunculuğu ve plastik makyajla bambaşka bir adama dönüşmesi” üzerine haberlerle yapmıştı. Reklam haber olarak bunlar vardı piyasa da ama film kesinlikle bundan ibaret değildi. Evet Johnny Deep harikaydı, makyaj da öyle. Ama film harika bir sinematografiye sahipti. Muazzam kareler ve anlatının en ortasında duran harika fotoğrafik görüntüler. İşini çok iyi bilen bir yönetmen işiydi. Belliydi. Yönetmen aslında baktığımız “ Crazy Heart” ile iki Oscar ödülü almış, kadrosunda tanrısal oyuncu Jeff Bridges’i barındıran bir ilk filme sahipti. Oyunculuktan yönetmenliğe evrilen bir isim olan Cooper, sağlam bir giriş yapmıştı yönetmenliğe aslında. Sinemasında net bir şekilde Terrence Mallick etkileri taşıyan yönetmenin 5. Uzun metraj filmi HOSTILES. Castında Christian Bale ve Rosemund Pike gibi sorgusuz sualsiz sinemaya koşturacak iki oyuncuyu barındırıyor film. Scott Cooper’ın filmlerinde en çok dikkat çeken kısım da bu. Filmlerinin castlarından rüştünü ispat etmiş oyuncuları barındırıyor. Oyunculuk konusunda tereddüte düşmek istemiyor biraz garantör davranıyor bu konuda. Çünkü kareniz-filminiz ne kadar kuvvetli olursa olsun, oyunculukta ki en küçük sırıtma, karakter oturmama durumu karenizi – filminizi bir çöpe çevirebilir. Scott Cooper zor konuların yönetmeni aynı zamanda. Karakter filmleri yapmayı tercih eden yönetmen bu konu da baya bir başarılı.

Filmimizin konusu “ Savaşın ve şiddetin yetiştirdiği bir Amerikan subayı olan Joe Blocker, Amerika’nın kuruluş döneminde kızıl derili bölgelerinde aktif bir şekilde görev yapan bir timin komutanıdır. Kendisinin yakalayıp hapse attığı Cheyenne kabilesi savaş şefine Amerikan başkanın emri ile serbest kalıp memleketine geri dönüş izni çıkar. Bu geri dönüşte oraya sağ salim varması için Blocker’den bir tim kurulması istenir. Blocker kurduğu tim ile şefe eşlik ederken yolda kızıl derililer tarafından baskına uğramış bir çiftlikte bir kadınla karşılaşırlar. Kadını dahil ettikleri bu kervanda Blocker kendi içindeki tezatlarla ve yolda karşılaştıklarıyla mücadele edecektir.” Konusu itibariyle net bir western filmi. Hal böyle olunca beklentilerimiz aslında güzel bir propaganda filmi. Ama öncelikle Scott Cooper öyle bir yönetmen mi? Sonrasında bu zamanda böyle bir şey yapmak klişeden ileri ne kadar gidebilir ki?  İlk soruya gelince kesinlikle hayır. Cooper o yönetmen değil. Evet sineması ana akım ve bağımsız sinema arasında kalmış bir yönetmen olabilir. Ama yine de asla bir propaganda filmi çekmeyecek bir yönetmen olduğunu net bir şekilde ilk filminden beri gösteriyor. Onun aslında var olan gerçeklik ve yaratılan gerçeklik savaşı olduğu net bir şekilde belli. O yüzden bu filmin o film olmadığını söyleyelim. İkinci sorumuz ise zaten süper kahraman sinemasıyla o kültürel emperyalizmi yapan Amerikan sinemasında artık Alternatif sinemanın baş unsuru olan Western filmleri ile böyle bir klişeye kimse kolay kolay düşmez. Cooper da bunu yapmayacağını belli etmiş. Cooper türün daha çok alternatif tarafını eleştirel bir araç olarak kullanıyor. Yıllarca yaratılan algıyı yıkmak için yine onların algı aracını kullanıyor yani Western’i. Bunu Tarantino da yaptı yakında zamanda. Django olsun The Hateful Eight olsun her ne kadar bu film kadar olmasa da bir şekilde Western ile yaratılan algıyı değiştiren filmlerdir. Cooper bir ilk gerçekleştirmiyor yani. Ama tarz olarak kesinlikle farklı. Filmin konusu Western ama tarzı asla değil. Kendi görüntü tarzından ve yönetiminden taviz vermeden aslında Western – Sanatsal sinema birleşimi bir karışım ortaya çıkarmış. Görüntüleri adeta birer belgesel karesi, her biri belge niteliğinde fotoğraflar gibi. Özenle ve titizlikle çalışılmış. Filmde her kare imza niteliğinde. Elindeki senaryoyu harika görüntülerle destekleyerek aslında görüntünün kalitesinin duygu aktarımındaki etki arttırıcılığı üzerine bir ders vermiş. Lubezcki ve Terrence Mallick etkilerini net bir şekilde görüyoruz yönetmende. Hatta şunu söylersem çok iddialı olur mu bilmem ama hikâye aktarım kısımlarında Mallick, karakteri ve duygularını yansıtma kısımlarında net Lubezcki esintileri var. Görsel açıdan çok güçlü bir film. Senaryo açısından baktığımızda kendi türünün mesajının aksini iletme çabası olan ve ilerleyişi klasik giriş – gelişme – sonuç şeklinde ilerleyen pek fazla sürprizle işi olmayan net bir senaryo. Diyalogları “ Aslında öyle değildi” mesajını verecek gibi yazan yönetmen, karelerinin gücünü diyaloglarıyla perçinliyor. Senaryosunun çok klişe ve sürprizlere kapalı oluşu filmin en zayıf yönü. Oyunculuklar konusunda kimsenin ses çıkaramayacağı, uzun süredir iyi bir performansa hasret bırakan Christian Bale’in Show yaptığı film, Rosemund Pike’ın da kendini bir kez daha altın gibi parlattığı bir proje olmuş. Harika oyunculukları ve karakteri yansıtmakta en ufak bir aksamaya düşmeyen bu iki oyuncunun performansı da en üst seviyede.

Film dediğimiz gibi ana akım sinemanın en güzide ürünlerinden Western ile ana akım sinemaya “Yıllarca yalan söylediniz!” demeyi amaçlıyor.  İçerisindeki diyaloglarla adeta kör göze parmak yapan film, mesajını iletmekten geri kalmıyor. Film her ne kadar sinemanın görüntü sanatı olduğunu göstermek amacıyla harikulade kareler vererek mesajını geri planda bıraksa da zaman zaman mesajını net diyaloglarla hatırlatıyor. Gittikleri kasaba misafir oldukları komutanın eşinin “ Hükümetin onlara böyle davranması kabul edilebilir değil. Onlarda insan. İlk onları geldiğini söylememe gerek var mı? “ bunu kanıtlar nitelikte. Senaryodaki kontrastlar senaryonun çatısını oluşturuyor. Bu tezatlar üzerine kurulu senaryo Blocker ve arkadaşlarını öldüren adamı koruma görevi tezatı ya da ailesi yerliler tarafından katledilen Quaid’in yerlilerle yaşamak zorunda kalması gibi. Bu kontrastlar üzerinden de mesajını kuvvetlendiren film, aslında günümüzde de yaratılan algıların bir şekilde bu algılar gibi yıkılması gerekeceğine dikkat çekiyor. Başlarda bahsettiğimiz gibi var olan gerçeklik – yaratılan gerçeklik çatışmasını net bir şekilde gösteriyor. Bunun için göstergelerden ya da yaratılan hayal dünyalardan değil de daha reel bir hikâyeden güç alan film, bu durumun hakkını vermeye çalışıyor. Alışılagelmişlik ve tahmin edilebilirlikle biraz problemi olan film harika sinematografisi ile ortalama filmlerden bir tık üstte.

Bu sene imza performanslara pek rastlayamamamın boşluğunu bu film ile bir nebze olsun dindirdim. Christian Bale – Rosemund Pike ikilisinin harika performansı ve mükemmel görüntü yönetimi ama bir o kadar da sıradanlıkla boğuşan film ortalamanın üzerinde bir film olmuş. İzleyenlere afiyet, izlemeyenlere “İzleyin, bir şey kaybetmezsiniz” ler diliyorum. Saygılarla.