Ihım ıhım… Üç saat süren bir görüşmenin ardından ortaya çıkan bu yazıda sizleri popüler kültür sineması, filmler, yönetmenler, yapımcılar ve senaristler dünyasına davet ettik. Ah Sezer ah, kimsenin sesini bu kadar çok dinleyip yazıya uyarlamamıştım. Hikâyemizin kahramanı 9 Mayıs 2000 tarihinde Sivas’ta doğmuş, İstanbul’da yaşamını devam ettiriyor ve sizlere dürüst yorumlarıyla Blu Tv’ye geçiş macerasını anlatıyor. Bizim konuşurken epey eğlendiğimiz bu diyalogu sizlerle paylaşmadan olmazdı tabii. Ayrıca yeni projelerin de haberini aldık. Eh, haliyle benim senaryosunu yazacağım fantastik hikâyelerimin perdeye yansımasını umuyoruz. Buyurunuz efendiiimm….

Biz nasıl tanıştık, nereden geliyor bu arkadaşlık?

Ortak arkadaş vesilesiyle tanıştık. İkimiz de üreten insanlar olduğumuz için bir araya gelmemizin güzel bir etki yaratacağını düşünmüş ya da güzel bir paylaşım olabileceğini düşünmüş olabilirler. Tam olarak nedenini bilemiyorum aslında. Denk gelmiş de olabiliriz.

Aslında o dönem bir arkadaşım tiyatro projeleri olduğunu ve onlara oyun yazıp yazamayacağımı sormuştu. Ben onlara oyun yazdım birkaç prova aldık ama sonucu olumsuz oldu. Onları da anlıyorum ilahi komedyadan esinlendiğim zor bir oyundu. Tabii ben provalardan çıldırmış bir vaziyette dönünce ortak arkadaşımız da bana dedi ki “İrem, Sezer yazdıklarını anlar”. Sonra ne olmuştu? Tanıştığımız ilk gün seninle de tartıştık. Çünkü ben icra ettiğin işlerin karın doyurması gerektiğini söylemiştim siz de bana şiddetle karşı çıkmıştınız.

O zaman yaşadığımız o tartışma da aile evinde olmanın rahatlığı vardı sanırım. Çünkü bu sadece maddi durum değil, kendini kanıtlayabilmenin de bir ifade yolu. Ben para kazanıyorum, kendi yaşam koşullarımı kendim oluşturuyorum diyebilmek çok önemli. Özellikle bizden önceki nesillerin bizim bu yaşlarımızda evlenip aile kurduklarını, hayata erkenden atıldıklarını düşündükçe gerçekten insan bir şeyler yapmak ve hayatın içinde olmak istiyor.

Tabii o yaptığın şeyleri sevmek de hayatın geri kalanında mutlu olabilmek için büyük bir etken.

Evet. Özellikle bir sanatçının, üreten bir insanın bence kesinlikle özgürlüğü olmalı maddi açıdan. Sonuçta faturaları hepimiz düşünüyoruz ama bunları ne kadar az düşünürsek belirli bir noktadan sonra bu üretme süreci bizim için kolaylaşmaya başlıyor. Sanat zaten başlı başına lüks bir şey. Karnını doyuramayan insan ne kitap alabilir ne bir filme gidebilir. Bu artık ulaşılması kolay bir hale geldi tabii yine de her zaman sanatın masraflı bir yanı var bence.

Bence sanat maddi anlamda olduğu kadar manevi anlamda da pahalı. Hep bedel ödemen gerekiyor, fedakârlık yapmak zorunda oluyorsun.

Kesinlikle katılıyorum. Lisede arkadaşlarım gezip eğlenirken üretme amacı güden bendim o zamanlara borçluyum bu ilerleyişimi. Hayattan bir şeyler almak istiyorsan ona bir şeyler vermen gerekiyor. Birçoğu hayal kurar ama gerçekleştirmek için bir şey yapmaz çünkü ağır gelir zaman ayırmak, enerji harcamak. Şimdi diyorum ki keşke daha fazla fedakârlık yapsaydım.

ÖZGÜN YÖNETMEN

Yakın zamanlarda çekilmiş olan film ve dizilerden bazı sahneler beni benden alıyor. Ümit Ünal’ın Sofra Sırları filminde, Onur Saylak’ın Şahsiyet dizisinde özellikle Şahsiyet’tin ilk bölümündeki Flamenko sahnesi… Tabii Demet Evgar ve Hümeyra’nın muhteşem oyunculuklarını es geçemem. Gerçekten nefes kesici bir bütünlük olmuştu. Bence kendine has tarzlarını ortaya çok güzel koymuş yönetmenler bunlar. Dünya sinemasından da örnek vermem gerekirse ben bir filmi izlediğim zaman yahu bu kesin Tim Burton filmidir diyebiliyorum hatta filmin renklendirilmesi bile bunu anlayabilmem için kafi. İşte bu şekilde özgün, akılda kalıcı, kendi tarzını belirleyen insanlar var. Peki senin için sinema sektöründeki özgünlüğün tarifi nedir, yönetmen bunu nasıl ortaya koyabilir?

Sinema bir anlatı biçimidir. Öncelikle kendimizi tanımalıyız neleri sevdiğimizi bilmek için. Mesela ben Anadolu filmleri çekmeyi seviyorum, Anadolu teması beni cezbediyor. Ama bunu yaparken Anadolu’yu da tanımam gerekir. Aslında kendini bilmekle alakalı. Derdi olan filmleri çekebileceğime eminim ben tabii farklı şeyler de denemeye başladım. Türkiye’de öyle yönetmenlere denk geliyoruz ki değil kendi dokunuşunu katmak yaptıkları işleri bile mahvediyorlar işte onlar kendilerini tanımamış olanlar. Derdini çok iyi anlatabilen, gözlemlerini en iyi şekilde aktaran hatta bulunduğu toplum tarafından doğru bulunmadığı için hapishanedeyken bile film yazıp yönetebilecek imkânsızlığa düşen yönetmenler var. Onların her şeyden önce bir hedefi var, bunun için savaşıyorlar. Bir mücadele gibi görünebilir bu. Kendi içinde verdiğin bu mücadele de özgünlüğü getiriyor.

Şimdi mesela biz video izlerken üç saniye süren bir reklama bile tahammül edemiyor hemen geçmesini istiyoruz. Hızlı olmaya bir adaptasyonumuz oluştu. Bizim izlemeye alıştığımız tarz -özellikle dizilerde gördüğümüz- bu yaşayış biçimine çok zıt. Oyuncunun kafasını bir yerden bir yere çevirmesini uzun süre her açıdan izletiyorlar. Bu uzun sahnelerle ortaya konulmak istenen bir veri var mı? Bu bir stil mi? Yoksa sıkılmakta haklı mıyım?

Şöyle aslında her yönetmen aynı şeyi yaparsa özgünlük kalmaz, diğer sorunla aynı kapıya çıkıyor. Bu sadece hızlı veya yavaş anlatmakla; sadece hikâyeden bahsetmekle, hikâyede savrulmakla alakalı bir şey değil. Mesela bunu söylüyorsun her ne kadar sıkılsan bile aklında yer edinmiş. Seni yönetmen hakkında kötü de olsa bir fikir sahibi yapmış. Hayal edilene en yakını kendi yorumuyla çekebilendir, yönetmen. Bu durum dizilerimize çok işlemiş bir vaziyet olduğu için katılıyorum sana ama işin sosyolojik tarafları da var. Diziyi izlerken bir yandan evinin işlerini yapan birini düşünelim amaç o kişi diziye odaklanmazken bile dizideki hiçbir şeyi kaçırmamasını sağlamak. Yönetmenin amacının herkese hitap etmek mi yoksa özgün bir içerik üretmek mi olduğunu bu gibi işlerle anlıyoruz.

Peki bu durum yapmak istediğiniz işlerin önünde bir engel değil mi?

Bu yönetmenin yaptığı iş ve bu işten bekledikleriyle alakalı. Örneğin ben iyi bir film yönetmeni olmak istememin yanı sıra iyi reklamlar da çekmek istiyorum. Tabi bu tarzın şartları var mesela herkesin anlayacağı dilden konuşmak özellikle reklam sektöründe kesinlikle olması gereken bir durum. Çünkü reklamda başka birinin işini yapmış oluyorum.

Etkilendiğin, sevdiğin yönetmenler var mı? Bana üç örnek verebilir misin?

Yılmaz Güney, Tolga Karaçelik, Alfonso Cuaron.

SİNEMA VE YOUTUBE

Sana benim canımı yakan bir olayı soracağım. Sosyal mecraların sinema sektörüyle entegre çalışmaya başlaması… Bu durum yapımcıların izlenme telaşı gütmeden zaten belirli bir kitleye sahip insanlarla iş ne olursa olsun yapmak istemesi mi bir nevi maddi getiri talebi mi yoksa internet yaşantısına alışmış günümüz neslini sinemayla tanıştırmaya çalışmak mı? Yani kötümser yaklaşmak istemiyorum, hiç izlemedim çünkü belki çok iyi yapılmış işler vardır.

Senin de dediğin gibi hızlı yaşamakla alakalı sanırım biraz. İnsanlar düşünmeden gülmek, kafa yormadan ağlamak istiyor bir şeyler izlerken. Burada da devreye halihazırda kısa videolarla da olsa insanları hemen güldüren ya da ağlatan insanlar devreye giriyor. Çok iyi video içerik üreticileri var ama ortaya hiçbir şey koymadan, gerçekleri anlatmadan aşırı bir kitleye ulaşmış kesimler de var. Milyonlara erişiyorlar haliyle yapımcılar da bunu kullanmak isteyecektir. Ben iyi işler yapıldığını düşünmüyorum hatta Türk sinema tarihini lekeleyecek işler de ortaya çıktı. Çünkü kendi türünün bile gerekliliklerini yerine getiremeyen işler piyasada yerini aldı. Sinema farklı bir boyut saygı duyulması lazım. Sonuçta sinemaya gittiğiniz zaman ben şunu bir durdurayım da tuvalete gideyim diyemezsiniz. Orada sadece izleminiz gerekir. Bu tür üreticiler birkaç sponsor eşliğinde Youtube için film çekebilirler. Sinema, Youtube gibi bir sektörden çok ayrı aslında. Sinemaya gidince birkaç dakikayı kaçırırız korkusu yaşamak bile büyülü.

Biz elinde biletle bekleyen son nesiliz herhalde ya.

Sanırım öyleyiz. Maalesef öyleyiz. Ama suç bulamıyorum sonuçta artık böyle gelişiyor.

Çok yaşlıymışım gibi konuşmak istemem fakat filmlere ulaşmak da kolay değildi. Biraz şanslıysan DVD’sini veya kopyalarını alabiliyordun, o da sana bunu sağlayan insanın arşivinde varsa yani.

Evet bizim abimle ömrümüz film kopyası beklemekle geçti.

MADDİ KAYNAK

Bütçe olaylarını nasıl sağlıyorsunuz? Yapımcı bulmak, yapımcıyla çalışmak nasıl bir serüven?

Her zaman bağımsız bir sinemacının kanayan yarası oluyor yapımcı bulmak. Ama önerim yapımcıya kendini acındırmamak kesinlikle. Önce yapılabileceğiniz kadarıyla en iyisini kendi cebinizden yapmak sonra da ben bunları yapıyorum diye referans gösterebilmek lazım. “Yani benim bir fikrim var abi sen bana para ver ben film yapayım, e benim çıkarım ne? İşte abi filmimiz olacak” mantığı çok sığ kalıyor. İlla dert yapımcıysa o zaman elinde çok iyi bir yapım dosyan olmalı. Çünkü filminizi de kendinizi de doğru ifade edebilmek önemli. Zaman kaybetmeden eyleme geçmek sanatın her dalı için gerekli.

Bağımsız sinemacı nedir?

Bağımsız sinema, sinema endüstri çarkının dışında kalabilmeyi başarmış, içerik ve bütçe açısından bağımsız olan filmleri genelleyen bir kavram olarak geçer. Bağımsız sinemacı ise bu filmleri ortaya koyan, bunun için her türlü zorluğu aşmayı göze alan kişidir benim gözümde.

Cem Yılmaz bağımsız sinemacı mı oluyor o halde? Kendisi bir komedyen lakin sinema sektöründeki ilerleyişine baktığımda bambaşka tarzlar denediğini, alışkın olmadığımız içerikleri bizimle paylaştığını görüyorum. Filmlerinde çoğunlukla güldürme amacı taşımadan daha özgün hatta öznel işler yapıyor bence. Özellikle Yeşilçam hissiyatını veriyor, Yeşilçam’dan bazı parsellerin de bize yansıdığını anlıyoruz.

Bağımsız sinemacı tanımı böyle bir isim için yanlış olabilir. Cem Yılmaz’ın iyi işler yaptığı aşikâr hatta döneme baktığımızda sinema açısından bir dahi diyebiliriz. Cem Yılmaz sevdiği için yapıyor maddi bir kaygı taşıdığı için değil. Sinemaya saygısını asla yitirmeyen, eski Türk sinemasına da değer veren nadir isimlerden biri. Bizim Gora’yı, Arog’u izledikten sonra her zaman ortaya çıkan yanlış bir algımız da gündeme geliyor, bu soruyla. Biz ilerledikçe hep daha iyisi olur diye düşünüyoruz fakat bu çok yanlış. Her seferinde Gora bekleyemeyiz, karşımıza da gelmez zaten. Çünkü iyi, çok göreceli bir şey.

GÖRSELLEŞMEK

Artık yazınsal içeriklerin bile bir değeri kalmadı, okumaktan ziyade görmeyi tercih ediyor herkes biliyorsun. Peki görselleşmiş neslin ve görsel yaşamaya başlamış algıların senin mesleğin için avantajları ve dezavantajları neler?

Reklamla da ilgilendiğimiz için araştırmalar yapıyoruz bu konuda ekiple. Yakın bir tarihte platformlardaki gelirin yüzde seksenini videolar sağlamaya başlayacak. Avantajları, görsel sanatlar üzerine kurulu sanatların yelpazesinin her geçen gün genişlemesi. Dezavantajları ise elinde telefonu olan herkesin bile bizim rakibimiz olma potansiyeli. Ciddi bir nüfus, ciddi bir üretim gücünü getiriyor. Çünkü sadece profesyoneller bu işi yapmıyor. Tabii ki kendini ifade etmek isteyen herkes bunu yapmalı fakat yolu çok basitleşti haliyle bizim için kötü. Yani İrem herkes yazar olmamalı, herkes yönetmen olmamalı. Bu meslekler için kendini adamış insanlar var, senin yazarlığın benim yönetmenliğim gibi. Kolay yoldan yapılınca popüler bir para kazanma metodu haline dönüşüyor çünkü.

İnsanlar alışmaya çok meyilli, insan olmanın doğasında bu var zaten. Bu olayın beni ürküten kısmı kalitesiz işlere de alışıp artık kalite aramayacak vaziyete gelmek. Hatta bir aşamayı geçtikten sonra kalite ve kalitesiz arasındaki ayrımı yapamayacak hale bürünmek. Zaten bu iş bana da yansıyor, vitrinlerde ne kitaplara denk geliyorum da üstüne kusamıyorum.

Zaten kalite de göreceli ama bu göreceyi yitirmek üzereyiz. Aynı tarihte, aynı anda, aynı sinemada yan yana görmek istemeyeceğimiz filmler vizyona giriyor. Bu dediğin olayı da gayet açıklayıcı bir örnek sanırım. Bir yandan dünya çapında ses getirebilecek bir film diğer bir tarafta çok basit bir karakterin iğrenç hikâyesini görüyoruz. Seyirci biletinin boşa gidip gitmeyeceğine bakıyor sonuçta. Emel gerçekleşsin ve o kadar. Seninle konuştuğumuz detaylara ancak sanatla iç içe olan insanlar dikkat edebiliyor.

Aslında benim film kültürüm çok yoktur ya amatör gözlemlerimi sunuyorum.

Ama bir şeye dokunmak nedir biliyorsun. Ayrımını yapabilmen değerli. Genel olarak düşünmek istenmiyor film üzerinde.

Bu olaya senin gibi bakmadığım bir açı var. Sanırım sanat filmlerinin reklam yapma politikalarıyla bahsettiğimiz diğer filmlerin politikaları eş değil. Sanat filmleri bu konuda biraz geride kalıyor, nedeni ne?

Buna Nuri Bilge Ceylan örneğini verirsek şöyle düşünebiliriz. Bu gibi yönetmenlerin dünya çapında zaten bir kitlesi var ve izleyecek kesim belli. Fazlasını yapınca da izlenip izlenmeyeceği, izlenirse de seyircinin bundan memnun olup olmayacağı kestirilemez. Dolayısıyla reklam çalışmalarında daha arka planda kalabilir ama bu bir şey kaybettirmez.

Görüntü yönetmeni ve yönetmen arasındaki fark nedir?

Bir hikâyenin hareket ve aksiyon boyutunu belirleyen bunu oyuncularla özdeşleştiren, kendi yorumunu katan kişi yönetmendir. Görüntü yönetmeni ise işin teknik boyutundadır. Nasıl çekileceğiyle ilgilenir. Ben görüntü yönetmeni açısından çok şanslıyım biliyor musun? Önceki soruyla da bağlantı kurmak gerekirse bağımsız sinema için gerçek bir örnek Serkan Kaçmaz. Kendisi “İnanç” filminin senaryosunu okuduğunda en az benim kadar projeye inandı. Ve Adana’dan Sivas’a kendi arabasıyla kendi ekipmanlarıyla gelip filmi çekmeme yardım etti.

BLU TV’DE OLMAK

Blu TV serüvenini bize anlatır mısın? Neler getirdi, neler götürdü?

İnanç, varoluşçuların ölüm kaygısı gibi değil, direkt olarak bir mezar kaygısından bahsediyor. Bu kaygının nedeni ise dinî bir sorgu aleminin endişesi değil sadece kesintisiz ve taciz edilmeden derin bir uyku çekebilmenin arzusudur. Nitekim ölüm, kaygıyı durduramaz. Ölümle iç içe gibi görünen filmimiz ölüme ve ölülere yapılan saygısızlığı anlatıyor, filmi güçlü yapan şey maalesef yaşanan bu gerçekler. İnanç filmi vesile oldu buna. Çekerken de yazarken de iyi yerlere geleceğini hissetmiştim zaten. Sanatçı her şeyden önce projesine kendi inanmalı ve etrafındakileri de inandırabilmeli. Çektikten sonra da korkak olmamalı, sıkıca tutmalısınız projenizi. En iyiyi görmeye çalışmak da çok önemli mesela ben ilk çektiğimde kırk dakikaydı film, şimdi Blu Tv’de dokuz dakikalık hali var.

Hiçbir şey kalmamış Sezer.

Tanıtım gibi geliyor değil mi? Filmi kurguladıktan sonra yarım saat gibi bir süreye indirgedim ve festivallere yollamaya başladım. Uluslararası festivaller filmin çok uzun olduğuna dair dönütler yaptı. Kısa film kategorisinde yarıştığım için haliyle böyle bir yorum bekliyordum aslında. Sonra filmi kısaltmaya karar verdim ve yirmi dakikaya düşündüm. Yarım saatlik versiyonunu bu sırada Can Evrenol’a attım. Can Evrenol’la tanışıklığımız sosyal medya üzerinden gerçekleşti fakat ben birkaç setine gitmiştim. Sivas’ta yapıyordu bazı sahnelerin çekimlerini. Orada zaten bahsetmiştim İnanç’tan ona, aylar sonra da filmi bitirdiğimde iletişim kurdum. Bir görüş bekliyordum sadece ama tahmin ettiğimin üzerinde yorumlar aldım ondan. Bunu beni çok mutlu etti çünkü son sahneyi çektiğimde cebimde on lira kalmıştı. Çok emek vermiştik. İstanbul’a gittiğimde oturduk ve Can abiyle filmi baştan düzenlemeye başladık. Kendi filmi gibi ilgilendi. Tecrübe olarak benden ileride olan biriyle kurgu yapmak çok güzel bir imkândı. Can abiyle filmi dokuz dakikaya düşürdük, bu benim için çok sancılı bir süreçti. Can abi sıkıcı olan hiçbir şeyin filmde olmaması gerektiğini söylüyordu ama ben her sahnenin iyi taraflarını bulup abi burasını kalsın diyordum. Zaten önemli olan nokta da bu, yönetmen kendi sahnesini atmaya kıyamıyor, o yüzden mutlaka bu konuda yardım alması gerekiyor. Can abi çok dikkatliydi ve filmin alt yazısına kadar yardımcı oldu, bu konuda minnettarım gerçekten. Sonra ben İnanç’ı tekrar film festivallerine göndermeye başladım. Ödüller almaya başladım, finale kaldım fakat ben tatmin olamadım bundan. Tolga Karaçelik’le iletişime geçtim ve ona başka kanallara da ulaşabilir miyim diye sordum. Filmi beğendiğini söyleyip yol gösterdi. Hatta filmin ilk gösterimini de kendisi yapmış oldu. Tolga abiyle yoldaşlığımız ve belki de çok uzun sürecek abi kardeş ilişkimiz işte bu süreçte başlamış oldu. Daha ondan öğrenecek çok şeyim var. Blu TV’de İnanç’ı, Kenger’i beğendi ve mecrada yerimizi aldık. Bütün bunlar çok büyük şanslardı elbette ama tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Emeğimizin karşılığını almış olduk diyebilirim. Çünkü daha fazla insana ulaşmak çok tatmin edici. Sonrasında İnanç dijital platforma taşınmasının yanı sıra aralık ayında en çok izlenen yerli filmler arasına girdi ve bunu birkaç hafta korudu. Güçlü bir adım oldu benim için de ekibimiz için de.

ALTIN BOĞA’YI KAZANMAK

Şimdi bir sorum daha var ama bunu bir anımızla sohbetimize bağlamak istiyorum. Kenger filmini bana ilk izlettiğinizde tabii o zamanlar hepimiz aynı şehirdeydik, ayrışmamıştık, yeni tanışmıştık. Beni sınamaya çalışmıştınız çünkü anlamadığımı düşünmüştünüz. Sonra ben filmden anladıklarımı anlatmaya başlayınca yüzünüzün aldığı şekilleri hatırlıyorum. Genel kitle filmi anlamadığı için hayal kırıklığı mı yaşıyordun?

Kenger fazla minimal bir film ve haliyle seyirciden aldığımız tepkiyi senden de bekledik. Filme anlam verilemiyordu genelde. Yeterince açık bir film değildi. Ama sen bu konuda bizi şaşırttın, çok mutlu olduk.

Kenger’de hiçbir şeyle her şeyi anlatmayı başarmıştın diyebiliriz ve hepimiz bu başarıya hayran kalmıştık, iyi yerlere gelmen konusunda özellikle destek olmaya çalışmıştık. Çok güzel bir şey olmuştu ve Kenger sana “Altın Boğa Ödülü”nü getirdi. Etkilenmiştik. Senin açından neler olmuştu o zaman?

Ben sanırım tatmin olamıyorum. Lise sondaydım o zaman, bazı festivallere gittim, bazılarına gidemedim ama Altın Boğa’ya gitmeyi çok isterdim. Kazanacağımı düşünmediğim için gitmemiştim. Beni de aradıklarında kazandığımı söylemediler filmi temsilen birileri burada olsun dediler, ben de dedim gönderirim birilerini o halde. Kendi kategorimde alabileceğim en büyük ödüldü herhalde orada olmak isterdim. İki arkadaşım festivalde işte beni temsilen. Festival zaten aşırı eğlenceliymiş hatta çikolata firması sponsor olmuş, sınırsız çikolatayı kaçırdım. Canlı yayına katıldım izliyorum. Üçüncülüğü açıkladılar, bizim film yok. İkinciliği açıkladılar, bizim film yine yok. Ben kapattım yayını geçtim içeriye dedim yani birinci zaten değilim. Ailemle muhabbet ediyorum o sırada telefona bildirim yağmaya başladı, ben yine bakmıyorum ama diyorum yani kesin kazanamadım diye dalga geçiyor bizimkiler. Altın Boğa finalisti oldum en azından diye söyleniyorum bir yandan da kendi kendime. Sonra bana video atmışlar arkadaşım elinde Altın Boğa sahneye çıkmış, konfetiler patlatmışlar. Kazanmışız. Bir müddet boşluğa bakakaldım, ben evdekilere bakıyorum evdekiler bana bakıyor falan. Güzeldi ama ya gidip kendim alamasam da.

Bütün bunların sonucunda ne hissettin?

Mutluluğumun yanı sıra yoğun bir sorumluluk hissediyorum. Mutluluğun da üzüntünün de bir sonu var sonuçta ama üretmenin yok. Bu sorumluluk beni baskı altına alıyor demem yanlış anlaşılabilir fakat gerçekten artık daha fazla yapmam gerekiyor diyorum. Daha yoğun bir sürece giriyorum.

MORG

Uzun metraj filme geçecek misin?

Geçmek istiyorum ama bu benim için çok özel olacaktır. O yüzden acele etmek hiç istemiyorum. Kısa metraj çekiyorum, klip çekiyorum, reklamlara yavaş yavaş başladık falan ama uzun metraj farklı ya. 20 yaşındayım daha zaten.

Bana çekim esnasında yaşadığın bir anından bahseder misin?

İnanç’ı çekerken girişi olmayan bir mezarlığa bir şekilde girip son derece gergin vaziyette mezarlık sahnesi çekmiştik, defalarca kez denemiştik herkes son derece gerilmişti akşamında da morg sahnesi çekecektik. Ekibi morga girmeye zor ikna ettim, kendim de zor ikna oldum hatta. Gerçekten ürküyorduk yani. Sonra güvenlik gelip bir cenazenin dolabını açıp bana şey demişti “Aha bunu da çekecek misiniz?” Dedim ki eyvah biz bu sahneyi asla çekemeyiz bu yüzleşmenin sonunda herhalde. O an görmek istediğimiz son şey kadavraydı sanırım. Ve sana filmin kaderini değiştiren bir olaydan bahsedeyim. Hastanede morg sahnesi çekilirken kazan dairesinde aylardır bekletilen, yakılmak üzere olan bir Hristiyan tabutuna denk geldik. Morg sahnesi için en gerekli obje buydu, birkaç dakikayla böyle bir şansı kaçırabilirdik. Güzel bir rastlantıydı. Tabutu yakılmaktan kurtarırken filmin de asıl mesajına sadık kalmış olduk. Sanırım birileri filmin çekilmesini en az bizim kadar istiyor ve bize bunu hissettiriyordu.

MEDYA VE SANAT

Senaryo nasıl yazılır, senarist nasıl olunur?

Kendini asla kısıtlamadan yapmak istediğin gibi yapman lazım. Hikâyelerini ben oluşturuyorum genelde, senaryo kısmını abim hallediyor. Öncellikle iyi bir hikâye olmalı elinde diye düşünüyorum ben en azından. Asıl mesele anlattığın şeyi ne kadar iyi anlattığın zaten. Ait olabilmekle alakalı. Senaryoya çevirmek pratiğe dayalı bir eylem. Bütün bunların yanı sıra kesinlikle farklı beceriler edinin! Ben aynı zamanda sektör içinde görüntü yönetmenliği, kurgu ve renklendirme de yapıyorum. Bu becerilerimi sektörün farklı alanlarında kullanarak kendi filmlerimi finanse ediyorum. Bence bir yolu da bu, her şeyi denemek lazım.

O zaman benim hikâyelerimi ne zaman değerlendiriyoruz?

Sen ne zaman istersen, o zaman hallederiz. Cer Atölyelerinden ilham 
alarak Cer Medya ve Sanatı kurduk. İnancımızı ve profesyonel çizgimizi bir an olsun bozmadan çalışmaya devam ediyoruz. Şu an bünyesinde tamamen genç yönetmenler var. Bunlardan biri de benim. Yaratıcı düşünmeye ve farklı olanı üretmeye kendini adamış profesyonel bir ekiple çalışıyorum, haliyle bu ekipte seni de görmekten mutlu oluruz. 

Güzel bir amaç gibi duruyor. Bir sonraki projen nedir? Tabİi pandemi mahvetti ama.

Yeni film projelerimiz var şu an Comfort Women isimli bir orta metraj üzerinde çalışıyoruz. Distopik bir kadın filmi. Herhangi bir dine veya millete hizmet etmeyen bir film. Comfort Women, iki yüz bin Koreli kadının İkinci Dünya Savaşı’nda Japon askerleri tarafından seks kölesi haline getirilmesine deniyor. Bizim de esinlendiğimiz olay bu. Tamamen feminist bir film. Özellikle kadınlara yapılan zulmü tüm gerçekleri ve bir o kadar da saflığıyla anlatmayı hedefledik. Tabii şu an yaşadığımız şartlarda çekim yapmak gibi bir şansımız yok ama yazın çekmeyi temenni ediyorum.

Sizler için film yorumlarını da yapmış bulunmaktayım. Bu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.milliyet.com.tr/sezer-bildiren-in-kisa-filmleri-neden-mutlaka-izlenmeli–molatik-15515

     

sezerbildiren.com/     

http://blutv.com/filmler/yerli/inanc

http://blutv.com/filmler/yerli/kenger                                                

İTHAFEN

Filmin senaristi Sefa BİLDİREN’e, her zaman yanımda olan annem ve babama, genel yönetmenimiz Kubilay KAPLAN’a ve bize desteğini esirgemeyen tecrübeli oyuncu Volkan Ateş GÜNDÜZ, tüm ekibimize, ayrıca Divriği Belediyesine teşekkür ederim. Filmi güzel yapan bu insanlar, bu ekip…