Biliyorsunuz, hemen her ‘Portre’de eski bir dolabı ya da çekmeceyi, albümü karıştırcasına geçmiş zamanları eşeliyorum. Göz kapaklarının arkasına gizlenmiş gerçeklere ulaşıyorum bazen. Bir yerlerde saklı kalmış, unutulmuş, dün ile yarın arasında terk edilmiş hatıraların istilasına uğruyorum ister istemez. İtiraf edeyim, yazmaya başladığımda, sanki tılsımlı bir değnek beni Alice’inkine benzer harikalar diyarına ışınlayıveriyor. Mutlu da oluyorum, mutsuz da. Bazen zamanı durdurmak, sonsuza kadar o anı, o kişiyi yaşamak istediğim de oluyor, tabii. Tanık ve suç ortağı olmak böyle bir şey!

Bir Kavuk Kel Hasan’dan, Dümbüllü İsmail Efendi’ye, sonrasında Münir Özkul’a devrolan o kavuk. Belki de altı yüz küsur senelik bir kültürün, temaşa sanatının, tuluat tiyatrosunun simgesi olan, bir tür ustadan çırağa el verme biçimi olarak değerlendirebileceğimiz o paha biçilmez kavuk.

Yıl 1970. İsmail Dümbüllü, Kanlı Nigar oyununda izlediği Münir Özkul’a hayran kalır. Dahası nicedir aradığı çırağı da bulmuştur sonunda. “Sen kitaplı tiyatrodan geliyor olsan da, yerine göre Pişekar, yerine göre Kavuklu olmayı başardın. Kavuk senin hakkın,” der. Geleneksel Türk tiyatrosundan hiç kopmamıştır ki zaten Münir Özkul. Meddahtır. İbiş’tir.

Karmakarışık duyguların çıkmazındaydı. Son derece mahcup, sıkılgan, içe dönüktü. Evet, General Çöpçatan utangaçtı aslında ve iç dünyasında o kadar yalnız, kendiyle sürgünde. Münir Özkul’u en son bir televizyon programında izlemiştim, ağır ağır konuşuyor, sözcükler ağzında zorlukla yuvarlanıyordu. Her şey bir hoş seda için yaşanmıştı. Tahtanın üstünde onca eziyet. Hayal kırıklıkları. Alkışlar. Ödüller. Parasızlık. İçine düşen ıssızlığı kolay savuşturamamıştı pek. Sanat denen ocağın harına kor taşımaktan hiç yorulmamıştı.

Münir Özkul hem şahindi sahnede hem güvercin. Hem yansı hem nergis. Var ettiği her karakterde dorukta bir oyunculuk sergilemişti. Öne doğru taradığı dökülen saçları,  gözlerinin taa içinde o kırık, hüzünlü ifadesiyle bazen Thomas Fasulyaciyan, bazen Adile Hanımın eşi Yaşar Usta, bazen Hababam Sınıfının başbelası Kel Mahmut. Emel, Tarık, Müjde, Halit, Kemal, Türkan, Hülya’nın babası. Muhtar Hasan, Pazarcı Derviş Efendi. Tanıdığımız, bildiğimiz biri. Bizim Aileden. İçten, hep biraz çocuk kalmış, hırçın, iyi, yürekli, alıngan, utangaç, duygularını pek de açığa vuramayan, kalabalıklar arasında hep yalnız, kalbinde hüzünler, hicranlar büyüten bir adam geliyor şimdi aklıma. Özünde bir yalnızlık insanıydı kuşkusuz. Aktör Münir Özkul’u yaratan bu yalnızlıktı belki de.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi… Defalarca kendi isteğiyle gittiği, belli dönemler tedavi aldığı o ağaçlar içinde kalmış soğuk, ürperten, taş binalar. Bir sığınıştı belki alkol onun için. Bir kaçıştı. Muhsin Ertuğrul, “Bir gün alkolü bırakacağını biliyorum, o nedenle müsamaha gösteriyorum sana.” demişti. İç ve dış dünyası çelişiyordu. Kırıktı. Mutsuzdu. Dedim ya, yalnızdı. Evet, annesi… Hayriye Özkul. “Paşa oğlum,” diye severdi Münir’i. “Büyüyüp Paşa olacak tıpkı dedesi gibi.”

Geriye sadece suçluluk duygusu kalmıştı. Aşamadığı bir suçluluk duygusu. Vicdan azabı, diyelim hatta. Ne annesi ne babası Münir Özkul’un sahnede elde ettiği başarıları görememişlerdi. O da payına düşen hunhar nice acıyı üstlenmiş, kimselere nasip olmayan ağır bedeller ödemişti. Hayır, hayatı geriye sarma imkanı yoktu. Haydi sardı diyelim, yine tiyatrocu olmayacak mıydı zaten? Sadece susuyor, saklanıyordu. Saklanıyordu da, nereye kadar? Bir gün gelecek, o çarpışma yaşanacaktı sonunda. Acı çekiyordu, hem de çok. Nereye kadar sürdüreceğini kestiremediği bir yolculuğun eşiğindeydi. Bir yaş sessizce yuvarlandı gözünden.

Yıl 1925 Bakırköy Orta Sokak’ta iki kızdan sonra dünyaya gelir Münir Özkul. Bir anda tüm ailenin gözbebeği olur. Dadısı Sayma Hanım, ablaları Saime ve Sıdıka, hele annesi üstüne titrerler, çok severler onu. Gelecek biçerler Münir’e o yaşında. Paşa olacaktır. Şöyle belinde kılıcı, çizmeleriyle yürüdüğünde yerleri sarsan Münir Paşa.

Miltiyadi Sineması… Gündüzleri okuldan kaçıp sığındı en seçkin Amerikan, Fransız filmlerini izlediği Miltiyadi Sineması. Akşamları aynı sahnede Şahin Tek, Naşit Efendi, Raşit Rıza, Karakaş kumpanyalarını alkışlardı. Tuluat Dümbüllü İsmail Efendi, Tevfik İnce’ydi Münir Özkul için. Hazım Körmükçü’yü hiç unutmamıştı. Aslında kararını çoktan vermişti de… Bunu dillendirmekten korkuyordu. Artık on beş yaşındaydı. Hayır, okulu bırakacaktı… Evet, tiyatrocu olacaktı. Ama nasıl? Taa en derininde kalbinin bir yer sızlıyordu, ince ince. Ailesi ne diyecekti?

Bakırköy Halkevinde Mahçuplar oyunuyla uşak rolünde ilk kez sahneye çıktı Münir Özkul. Ardından Sadık Şendil’in yönlendirmesiyle Ses Tiyatrosunda buldu kendini. 1949-50 sezonunda Aşk Köprüsü oyununda Mürrüvet Sim ile karşılıklı oynadı. Derken, Sadri Alışık, Mücap Ofluoğlu, Agah Hün, Kamuran Yüce, Şükran Güngörlü Küçük Sahne yılları. Çolpan İlhan ile kısa süren bir nişanlılık. (O dönemde Ferdi Tayfur ve Sait Faik en yakın dostlarıydı. Öyle ki oğlunun adını Sait Ferdi koyacaktı günün birinde.) Vasfi Rıza’nın çağrısıyla Şehir Tiyatrolarında Bir Kilo Namus adlı oyunla sahne aldı Münir Özkul. Olmadı, ısınamadı Şehir Tiyatrosuna ve Cüneyt Gökçer’e başvurdu, iş istedi. Ankara Devlet Tiyatrosundaydı artık. Teodorların Valsi ile büyük beğeni topladı. 1960’da Suna Selen ve Uğur Başaran ile Bulvar Tiyatrosunu, hemen ardından Münir Özkul Tiyatrosunu kurdu. Generalin Aşkı, Sevgili Gölge gibi oyunlarda rol aldı. Sinema. Tekrar Şehir Tiyatrosu. 1980’lerde Ortaoyuncular’da İstanbul’u Satıyorum, Soyut Padişah…

Sahnede, hatırlıyorum, gümüş ışıltılı bir aylayla sarmalanmış gibiydi. Müthişti. Erişilmezdi. Thomas Fasulyaciyan. Haldun Taner’in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyununu kaç kez izlediğimi çıkaramıyorum. Ama o tirad:

“İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler. Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz, fısıldaşır dururlar sabaha kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır. Perde!”

Her defasında hüsranla biten aşkların yaralarını yenileri saracaktı. Belki de hep annesini arıyor, hep annesini özlüyordu. Karmakarışık duyguların çıkmazında hissediyordu kendini. Durdurak bilmeden o setten diğerine, o sahneden ötekine koşuyordu. Sanatının doruğundaydı. 70’li yıllarda rol aldığı filmlerle ikonografik ve toplumbilimsel bir fenomene dönüşüyor, Kel Mahmut tiplemesiyle kolektif bilinçaltına yerleşiyordu. Her defasında yeniden diriliş. Her yaşar kıldığı kimlikte küllerinden doğma. Asla yenik düşmeme. Sessizliğini koruyan, sadece sanatıyla konuşan, var olan bir aktör. Sahnede etkileyici, duyarlı bir estetik mozaik oluşturan. Düşünüyorum da, hayatlarımızın değişmez başlığı ve dipnotuydu Münir Özkul. Standart, dayatılmış kalıpları aşarak kendi özgün dilini geliştirebilmiş bir auteur. Dahası, temaşa geleneğinin anti-illüzyonist biçim olanaklarını, sıcak bir üslubla harmanlamış, hayat ve mücadeleyi anlamlı kılmıştı.

“Sen, büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi,büyüksün? Hayır, ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun? Bir hiç. Gözümde pul kadar bile değerin yok. Ama şunu iyi bil ne oğluma, ne gelinime hiçbir şey yapamayacaksın. Yıkamayacak, dağıtamayacak, mağlup edemeyeceksin bizi.”

Bizim Aile’deki tiradıyla ürperdim. Perdeler çekili, salon yarı karanlıktı. Gün geceye kavuşmak üzereydi. Birden bir karaltı görür gibi oldum. Belli belirsiz bir gölge. Münir Özkul’du bu. Bakışlarında hep o ışık şeraresi…