Üç ya da dört yaşımdaydım. Daha büyük olmadığıma eminim. Babaannemle sobanın başında portakal yedik. Portakal kabuklarını güzel koksun diye sobanın üzerine koydu babaannem. Hiç de güzel kokmuyordu. Sandalyeden kalkıp salonun tam ortasında duran dikdörtgen masanın etrafında, küçük bebek arabasıyla oyuncaklarımı gezdirmeye başladım. En çok da en sevdiğimi. Öğretmen Nilgün teyze hediye etmişti. Onun çocuğu yoktu. Bayramda elini öptüğümde, harçlık ve mendille birlikte vermişti. Hemen oracıkta da adını koyuvermiştik oyuncağın, Aliş.

Mavi pantolonu ve ceketi olan, kırmızı bir mızıka çalan, plastik bir erkek çocuğuydu Aliş. Sarı saçları özenle yana taranmıştı. Öylece dururdu. Ne kolu ne de bacağı oynardı. Karnına kuvvetle bastırınca vik diye ses çıkarırdı o kadar. Soluk, küçücük, şirin Aliş’im…

Masanın etrafında döne döne sıkılmıştım. Babaannem çoktan dantel örgüsüne düşürmüştü kafasını. Ben de diğer oyuncaklarımla oynamaya koyulmuştum ki, babaannem bir hışım yerinden fırladı. ‘’Yanık kokuyor, bir şey yanıyor,’’ dedi. Yanan benim Aliş’imdi. Dinlensin diye sobanın üzerine bırakmıştım. “Aman!” dedi babaannem “Sakın dokunma.” Büyük kömür maşasını alıp kavradı Aliş’i. Dikkatle sobanın önündeki mermere bıraktı. Hemen koştum Aliş’in yanına. Soğumasını bekledim. Çok üzülmüştüm. Babaannem bana kızmamıştı ama çok üzgündüm. Bekledim. Biraz daha bekledim. Hiçbir şey yapmadan öylece bekledim.

“Alayım mı artık Aliş’i? Soğumuş mudur?” diye sordum babaanneme. Kalkıp geldi, parmağının ucuyla kontrol etti. Sonra avucunun içine aldı Aliş’i.  “Al, soğumuş,” dedi, bana uzattı. Aldım. Sarıldım sıkı sıkı. Sonra yere koydum, durmadı. Düştü. Masaya koydum, orada da düştü. Sehpada denedim. I ıh, hep düştü. Çünkü Aliş’in ayakları yanmıştı ve artık üzerinde duramıyordu.

Ağlamaya başladım. Uzunca bir süre ağladım. Ağlaya ağlaya anneme anlattım. Teselli etmeye çalıştılar ama nafile. Yandı Aliş’in ayakları. Ben koydum onu sobanın üstüne. Ben yaktım.

Akşam babam işten geldiğinde, evde bir ölüm sessizliği vardı. Hala zaman zaman anlatırken “Sanki evden cenaze çıkmış gibiydi,” der. Ben yemeğimi yiyemiyordum. Annem bir yandan babaannem bir yandan kaşık uzatıyorlardı ama yok, yiyemiyordum. Babam ne olduğunu sorunca yine hıçkırıklara boğuldum. Gözyaşlarım sümüğüme karışa karışa anlattım olanları. Babam “Yenisini buluruz, yenisini alırız,” dedi ama ben istemiyordum. Benim Aliş’im bir taneydi. Başka olamazdı. Yoktu. En sevdiğim oyuncağımdı o benim. O benim Aliş’imdi. O benim hayatımda, kendi ayakları üzerinde duramayan, sevdiğim ilk erkekti.