Karşımdaydı. Gözlerimdeydi. Sesim, soluğum kesildi birden. Bakışlarında hüzne çalan bir bulanıklık geziniyordu sanki. Düşler kadar güzeldi. Çok güzeldi. Seneler önce başlanıp devam edilmemiş bir öyküyü hatırlatıyordu bana. Artık her şey birbirine karışıyor, birbirine benziyor, birbiri içinde eriyip dağılıyordu. Büyülenmiş olmalıydım.

“Bırakma ellerimi. Bırakma yalnız beni. Son defa seyredeyim o yaşlı gözlerini..”

Kendi yalnızlığıma iniyordum adım adım. İn, inebildiğin yere kadar. Tek başıma. El yordamıyla.

Hayatı, yaşamak istediği gibi yaşamış,yaşayabilmiş miydi? Hülyalarının ne kadarını hayal ettiği gibi yaşamıştı acaba? Dahası, şöhretin getirdiği bedellerle ilk ne zaman yüzleşmişti?

Son 52 senemize damgasını vurmuş, yurt içi ve dışında sayısız ödüller kazanmış, başarılara imza atmış, kitleleri peşinden sürüklemiş gerçek bir ‘yıldız oyuncu’ydu o. Düşünüyorum da, çok az sinema yıldızı böylesi sevilmiş, özdeşlik kurabilmişti izleyicisiyle. Bütün o melodramlar… Belki bu yüzden, başka filmlerine rağmen en çok Boş Çerçeve, Yeryüzünde Bir Melek, Severek Ayrılalım, Kalbimin Efendisi, Kadın Asla Unutmaz, Hıçkırık ile sevmiştim Hülya Koçyiğit’i…ve bir kadar da uzak durmuş, haydi itiraf edeyim kıskanmıştım. Evet, fena halde kıskanmıştım. (Filiz Akın fanatiği olarak, Koçyiğit’i o yıllarda dışlamam, yok saymam elbette bağışlanılasıdır.) İlk karşılaşmamızda sizden hep nefret etmiştim, dediğinde yüzünde beliren ifadeyi hiç unutmuyorum. Durumu açıkladığımda ne çok gülmüştük karşılıklı, hatta bana “Bundan böyle ben de hep hayatınızdayım, değil mi ?” diye imzalamıştı fotoğrafını. Zaten hep hayatım (ız) da, değil miydi ?

Birer şeref madalyası gibi taşıdığı o filmler. Yaşadıkça bizleri terk etmeyecek, Hülya Koçyiğit tarafından canlandırılmış o karakterler. Nalan, Aliye, Cemile, Zehra..

Duyarlı, profesyonel oyunculuğunu, eşsiz yorum gücüyle sinema denilen o tılsımlı kubbenin altında sedasını sonsuza taşımış ender sanatçılarımızdan biriydi hiç kuşkusuz. Hayatın, insanın tanığı ve belleği oldu yaşar kıldığı kimliklerle. Perde kapandıktan sonra dahi izleyicisinin beyninde seyrine devam edilen bir oyuncu olarak kaldı hep. Zaman içinde geliştirdiği, kalıplara sığmayan oyunculuk tekniğini, gözlem yeteneğiyle çoğaltmış, hiç aralıksız çalışmış, çalışmıştı.

Karşımdaydı. Gözlerimdeydi. Küf rengi bir sis iniyordu saçlarına. Yağmur yağsın istiyordum. Yerleri örten yapraklar…Islak, kahverengi sararmışlık. Ağırdan alan bir hüzündü önce duyumsadığım. Çoğaldı sonra. İçimi kapladı.

Bir an gözlerine baktım. O ışıltılı, o üşüyen gözlerine. Hüzün kırığı bir ifade vardı o gözlerde. Bir yalnızlık. ‘Hülya Koçyiğit c’est moi!’ diyecek denli yakındım ona. Yangın mavisi bir ışık düşüverdi yüzüne. Sokakta gölgeler insansızdı artık.

– Güzelliği, sonsuz fedakarlığı, safiyeti, hicran, elem ve koşulsuz sevgiyi simgeleyen romanesk bir kimliktiniz sinemada ve dört jenerasyona hitap ettiniz. Saygı gördünüz, çok sevildiniz..

– Çünkü aynı sevgi, saygıyla izleyicimizin karşısına çıktık. Bizler, bizim kuşak seyirciyle beraber büyüdük, diyebilirim. O masalsı, sevgi temasının işlendiği filmlerle el ele büyüdük…

– Hatırlıyorum, Ankara Uçan Süpürgeler Film Festivali’nde muhteşem bir an yaşanmıştı. Bir yandan Şoray, Akın, diğer yandan siz ve Girik sahnenin ortasına doğru yavaş yavaş yürüyordunuz. Salon yıkılıyordu alkıştan. Derken bir film önerisi gündeme geldi…

– Dördümüzün aynı filmde rol alacağı projeyi peşin olarak kabul etmiştim. Fakat arkası gelmedi. Olumsuz değerlendirenler çıkmış sanırım. Oysa sinemaseverlere çok güzel bir armağan olabilirdi o film…

Gözpınarlarımda inceden bir yanışla ürperdim. Solgun resimler…Hüzün buğu olmuş dalgalanıyordu sanki. Geçmiş zaman sislerini dağıtan o melodramlar. Benim filmlerim. Bir güz yağmuruyla ıslanan o kırık aşklar! Bir gece dansına tutsak edilen sevinçler…

– Haklısınız Pınar, uzun süre masalsı filmlerde rol aldık. Düşünsenize, neredeyse yılın her günü çekim vardı. Üst üste filmlerde oynuyorduk. Karşılıklı sinemalarda gösterime giriyordu filmlerimiz. Bir setten diğerine koşuyorduk. Sürekli çalıştığımız firmalar vardı bu arada. Erman Film benimle film yapardı örneğin, Erler Film Filiz ile…Firmalar yıldızlarına göre politikalarını belirleyip yatırımlarını kendi sanatçılarına göre şekillendirirlerdi. Hep bir şablon tip çizilmişti bize. Bana, Fatma’ya, Filiz’e, Türkan’a. O tiplerle özdeşleştirilmiştik bu bağlamda. Sadece o tipi canlandırmamız beklenirdi. Kalıpları kırmak zordu. ‘Türk halkı seni kardeşi, yengesi olarak benimsemiş. Bu kimliğin dışına çıkmandan rahatsızlık duyabilir,’ demişti Lütfü Akad bana bir defasında. Oysa yeni bir şeyler yapmalıydım. Nasıl desem, kendimi oyuncu olarak kanıtlamam gerekiyordu. Beyaz perdede sadece bir fotoğraf olarak kalmayı yeğleyemezdim.  Madem etkili bir konumdaydım, söylenecek sözlerim vardı, söylemeli; insanımızı, onların sorunlarını dile getirmeliydim. Bu, sanatçı olarak benim görevim, sorumluluğumdu ayrıca. Dediğiniz gibi, gerçekle pek ilintisi olmayan, düşsel karakterlerle oyaladık izleyiciyi uzun seneler. Kolaycılığa, tekrara yenildik. Edebiyatımızdan çok fazla yararlanamadık örneğin. Senaryo çalışmalarına istediğimiz ölçüde hazırlanma süremiz bile yoktu, inanın. Bir yanda yapımcılar, işletmeciler, senaristler ve onların istekleri vardı. Evet, iki yüz yirmi küsur filmde rol aldım, dile kolay. Bu kadar çok film yapıp bu denli kendimi hırpalamaya ne gerek vardı diye, düşündüğüm olmuştur arada. Sinir sistemim çok yıprandı. Uykusuzluk, çarpıntı, gastrit, baş ağrılarından yakınıyorum nicedir…

– Ve giderek sinemada star sistemi tıkandı. Yönetmen sineması ön plana çıktı. Ve siz artık yaşayan karakterleri canlandırmaya başladınız perdede

– Katılıyorum. Gökçeçiçek, Gelin, Düğün, Diyet, Bez Bebek, Derman, Firar, Karılar Koğuşu, Almanya Acı Vatan, El Kapısı, Kurbağalar, Şelale bu yeni dönemin ürünleriydi.

Hülya Koçyiğit’in güzelliği alıp götürüyor beni. Konuşurken sözcükleri yakalayamamam bundan.

İçten, duygu yüklü ve sinema tarihimizin en önemli isimlerinden biri Hülya Koçyiğit. Atilla Dorsay’ın sesini duyar gibi oluyorum: ‘Geniş bir canlandırma yelpazesi ve çok farklı kimliklere bürünme yeteneği olan, her kalıba girip her sınıfa ait olabilen, ama nedense en çok Muazzez Tahsin, Kerime Nadir veya Esat Mahmut romanlarından yapılmış uyarlamalarda, Büyükada veya Boğaz köşklerinde genelde beyaz üniformalı deniz subayı Ediz Hun’la yanlış anlaşılmalarla ayrılıp birleşmelerle dolu, kederli aşklar yaşayan kibar evin kızı olarak benimsediğimiz…’

Sinemamızın çok yüzlü oyuncularından biriydi kuşkusuz. Kenar mahallelerden, varoşlara, el kapılarında savrulan hayatlardan, kente göçmüş bir ailenin törelere yenik gelinine, burjuva kadınının iç dünyasına uzanan onlarca kimlik…

Hülya Koçyiğit melodramlarını her izlediğimde, şimdi bile gözlerimin ıslandığını, inkar edemem. Bir kucak leylak, ille bembeyaz kırlente bulaşmış kan lekeleri.

“Bin kalbim olsa sana, hepsini vereceğim. Bir gün kaparsak gözlerimizi, son hıçkırık göklerde buluşturacak bizi..”

Yağmurlu, kurşun rengi bir sabah. O melodramların tanığı ve sürgünüyüm yıllardır. Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Çolpan İlhan, Lale Belkıs, Ediz Hun tanık ve suç ortaklarımdı gerçekte.

Güzeldi. Çok güzeldi. Tılsımlı bir güzellikti bu. Tanımı güç ! Sabah şebnemiyle ıslanmış gibiydi saçları. Büyük bir sanatçıydı. Rakipsizdi. Yeri dolmayacak olandı. Salt rollerini yaşar kılmasındaki başarısından değil, sanatına beslediği saygıdan da.

Safir mavisi bir ışık yıkıyor gibiydi hüzünlerimizi.

– Hiçbir Gece müthiş bir filmdi.

– Sahi öyle mi düşünüyorsunuz…

– Selim İleri’nin olağanüstü duyarlılığı, sizin oyun gücünüz ve güzelliğinizle birleşince şiirsel sinemanın en güzel örneklerinden biri çıkmıştı ortaya. Ne yazık ki seyirciyle yeterince buluşamadı o yıllarda. Değeri anlaşılamadı.

Toprağın buğuladığı yağmur kokusunu çektim içime. Kızıl vazoda zambaklar vardı. Kreme çalan beyazlıklara takıldı gözüm bir an. Hülya Koçyiğit bizim ilk hıçkırığımız, samanyoluna yazılmış destansı aşkımız, boş çerçeveye tutsak ettiğimiz o yasak sevda, bir ömrü yaşama çeviren, anlam katan tek güzelliğimiz, şıklığımız, zarafetimizdi. Ondan vazgeçmemiştik hiç. Vazgeçemezdik…Hülya dolu güzellikler, o sınırsız duyarlılık sonsuza kadar bizimle kalacaktı, biliyordum.

Perdede yaşar kıldığı her karakteri hiç ezilmeden, tüm incelikleriyle, dahası en sahici anlamıyla var ederek, su götürmez ustalığını her defasında kanıtlayan, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en önemli oyuncularından biriydi. Filmin başından sonuna değin, izleyicisini sürükleyen, onda binbir duyarlılığı çoğaltan bir oyun tekniğine sahipti öncelikle. Zaten zaman içinde kendi seyircinizi oluşturma nedeninin altında yatan da, bu uçsuz bucaksız perde sempatisi ve yeteneğiydi, bana göre.

Dram, avantür, komedi, melodram her ne oynadıysa, büyük başarılara imza attı. Perde, izleyici ilişkisini sağlamlaştıran yüksek oyunculuk performansı, oyunculuğundaki zengin renk ve doku skalasıyla birleşip çoğul anlamlar üretiyor ve her rolü aynı başarıyla sergilemesine neden oluyordu.

Hülya Koçyiğit ile konuşurken Murathan Mungan’a hak vermiştim. ‘Starlık gözlerdeki kırılganlıktır,’ demişti çünkü. ‘Çocukluğunda kimsenin yara almadığı yerinden yara almış insanlar star olur..”

Gözbebeklerinde saklı o hüzün ıslağı kırılganlığı ayrımsamıştım yeniden.

Yaş elliyi geçti ya, ne ellisi ‘altıncı on’a yaklaştı ya; itiraf ediyorum, birinci elden tanığı olduğum hüzünler, yalnızlıklarla dolu o melodramlara sığınmış bir mülteciyim senelerdir. Ya da Aspasya’sız bir Perikles. İçimin kalabalıklığı mı artıyor ne? O filmleri, filmlerimi daha bir özler oldum giderek.

Denizin bulanık yüzünde yer yer pembe ışıklar oynaşıyordu. Rüzgar sertleşmişti. Yağmur, sağanak halini almıştı giderek. Karanlık basmıştı iyice. Gözleri kızarmıştı Nalan’ın. Yanakları çökkün ve soluk…dudaklarında kah pıhtısı..bir şey söyleyemiyordu Kenan. Boğazına, yüreğine kadar kurumuş, taş kesilmişti sanki. Keder doluydu bakışları. Son hıçkırık ayırmıştı onları.

“Alamaz bin sevgili kalbimdeki şu yeri..sanki içimde açar,şu şarmaşık gülleri..her yerde hatıran var..her şey seninle dolu..her yerde senin ismin..bu yol aşkımın yolu..”

Zaten kalbim (iz) Hülya’ya ne çok şey borçlu..