Aslında tiyatroya olan merakım beni şu an havaalanına götüren taksicinin, hayatıma olan merakından fazla değildir. Ta ki tesadüfen tanıştığım, Cihangir Cumhuriyeti’nin kafası hep karışık kadın karakterinin, bir Londra bir Nevşehir’de ‘var olan yokluğunu’ fethetme sohbetine başlayana kadar. Açıkçası gri, salaş kaban ve çerçeveli gözlüklerin altında entelektüel sohbet bekleyerek ve bir yandan da çakallık yaparak sohbeti Othello oyununa getirmiştim bir şekilde.

Netflix dizileriyle hayatı çözümlemeye alışmış bu zayıf dimağın spor ile bağlantısı tayt ve nike ile nasıl sınırlıysa, tiyatro ile bağlantısı da bundan geri kalmayacak düzeydeydi (Bazen bazı konularda benden daha kötüleri olduğunu anlayınca nedenini henüz anlayamadığım bir haz duyarım). “House of Cards”daki Francis’e çok benziyorsun, dedi önce. Othello’yu daha çok severim, dedim. Claire ile olan ilişkisi bence tam senle benlik, diye devam etti;  benim aklıma Othello’nun pisipisine canına kıydığı Desdamona geldi. Beynimizin hiç kullanmadığımız kıvrımlarıyla yaptığımız bu entelektüel düşüş, alkolün enzimliğinde devam etti. Aklıma endoplazmik retikulum da geldi ama bunu ona söylemedim, sanırım henüz buna hazır değildik.

Ona yıllar önce izlediğim Othello’yu anlatmaya devam ettiğimde, Othello’nun kendi sevgilisi gibi anlamsız kıskançlıklar insanı olduğu sonucuna vardı. Sadakat ve asaletin abidesi bu kahramanımız Türk erkeklerini ve kıskançlıklarını anlamıyor, hatta onlardan nefret ediyordu.

Türk kadınının kıskanç sevgili sendromu dünya tiyatrosu ve yazınında nasıl da atlanmış bir mevzuydu. İlişki hikâyesine yaptığı balıklama atlayışta şunları öğrenmiştim: Bazı adamları yeterince hırslı olmadıkları için, bazılarını işkolik oldukları, diğer bazılarını ve de hepsini en çok kıskanç oldukları için terk etmişti. Evet, terk eden tabii ki “kendisi” olmuştu.

Bu “kadrolu hovardalığına rağmen işsizlik maaşı peşindeki” kadının, sevgilisini onun yokluğunda biteviye eleştirileri ve kendi dürüstlüğüne yönelik övgüleri bende bir aydınlanmaya sebep oldu.

Bu arkadaşımız ve benzerleri aynı yükselen burç özelliklerini gösteriyorlardı: sponsor arayışı. Onun ve yükselenlerinin işine gelince Nevşehirli işine gelince Londralı tarzlarına uyum sağlayacak erkek, sahiplenme açısından Türk, fiziksel olarak İsveç, enerji olarak İtalyan, zenginlik olarak İngiliz olacaktı. Ve tabi ki kendisi doğal seçilim sonucu en iyi genlere sahip tek kadınmış gibi tüm muhtemel erkek kombinasyonlarını ve başka birinin sponsorluğunda istediği hayatı yaşamayı da doğuştan hak ediyordu. Eline fırça almamış, müzelerin en çok hediyelik eşya bölümünü seven, kitaplara bayılan ama sevdiğini sorsan bir türlü aklına gelmeyen bu potansiyel sanatçımız tabi ki bu saydığımız özelliklerdeki potansiyel sevgilinin sponsorluğunda resim yapacak, atölyelere gidecek, seramik yapacak, pilates ile sertleşecek, yoga ile esneyecek ve kafa karışıklığına artık ne iyi gelirse onu yapıp hak ettiği yere gelecekti.

Hatta dürüstlük abidesi, sevgililerinin kıskançlık hezeyanlarının kurbanı bu gözü aç gönlü aç kahramanımız, gecenin sonunda omzumdaki eliyle yüzey alanını genişleterek batmaya karşı koyarken diğer eliyle bana vermek istediği telefonu geri çevirdiğimde, yüzünün ifadesini cömertçe kullandığı fondöten dahi saklayamadı. Nasıl olur da kendisinin telefon verme lütfunu geri çevirebilirdim? Tam gidecekken ona, “Trajedi ile dram arasında ne fark var biliyor musun?” dedim. Zaten cevap beklemediğimden vaazıma devam ederek,

“Trajedide kahraman -ki kendisi genelde muhteşem bir kişiliktir- karakterindeki bir zayıflıktan ötürü trajik kaderine adım adım ilerler.” dedim. Dramda ise kahramanın sonucu değiştirmek gibi bir seçeneği halen vardır.

Ve bunu okuyan okuyucuya döndüm. Sizce kadın kahramanımızın durumu trajik mi dramatik mi?