Performansımı yapıp cebimin para ile yeniden tanışmasının mutluluğuyla akbilimi haftalık olarak doldurdum. Performans derken, aklınıza Broodway yahut Paris’te bir tiyatro sahnesinde bulunduğumu düşünmüş olabilirsiniz, ki ben de zaten öyle bir hava katsın diye “performans” dedim. Ama cümle içinde “akbil” ibaresini es geçmemenizde fayda var: İstanbul’dayım bildiğiniz. Ancak, İstanbul’da da bir sahnede değil. Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde, Tünel tarafındaki İsveç Konsolosluğunun  hemen karşısındaki Ziraat Bankası Sanat Galerisinin hemen önünde, genelde kamu personellerinin iş çıkış saatlerinde ortaya çıkar ve pandomim yaparım haftanın üç günü. Şimdi kalkıp size pandomim yapıyorum deseydim, birçoğunuz dinlemeyebilirdi beni. Performans, afilli bir tanım kabul edin. Postmodern sanatta anlayışı da zaten, post ve modern olan Beyoğlu’muzda bana bu tabiri kullandırtmayı farz kılıyor: Bismillah.

Her neyse, doldurulan akbilim, Ümraniye’deki evime gitmek için Tünel’den tramvayla Karaköy’e ve oradan da vapurla Kadıköy’e geçmeyi kaçınılmaz kılıyor bana, sonrasında zaten otobüse binebilirim. Ama önce şöyle bir vapur keyfi yapayım püfür püfür. Akbil böyle bir özgürlük veriyor bana bu hafta. Öyle böyle değil, “haftalık akbil” sonuçta. Tüm toplu taşımaları topluca kullanabilirim. Hele de vapur kısmı paha biçilmez.

Bugün erken başladım mesaiye ve akşam olmadan erken de bitirdim.  Nihayet bu kış ayının güneşli gününde vapura bindim. Hava da o kadar soğuk değil, uç kısmına geçip aldığım çayı bir viski içiyormuşçasına içebilirim. Bugün hasılat iyiydi. Saçlarım libidolarıma yenilip dökülmüş olsa da kimse beni şu anda James Dean olmaktan alıkoyamaz. Hatunlar boşuna mı bakıyorlar. Hemen güneş gözlüklerimi takıp, alttan alta onları kesebilirim. Güneş batmadan bundan yararlanmalıyım. Hem kış zamanları kuru havada güneş gözlüğü takmak ayrı bir hava katıyor erkeklere.  Ve John Lenon vari gözlükler iş başında!

Gözlükler… Gözlükler… Gözlükler… Hamlet’de vardı bunu andıran bir cümle: “Kelimeler… Kelimeler… Kelimeler…”. Gözlükler harbi iş görüyor, hem  hatunları kesiyorum çaktırmadan hem de onların beni karizmatik bulmasına vesile oluyor gavur icadı şey. Rüzgar ayrı esiyor, çay elimde viski kıvamında soğudu zaten; ama beni bu halimden kimse alamaz. Çaktırmadan bir sigara da yakarsam Albert Camus’sal bir fotoğraf verebilirim.

Cebimde bir titreme de nereden çıktı şimdi. Cep telefonu! Bakma oğlum, bozma karizmayı. Gülmeden poza devam et. Hay aksi hala çalıyor. Bakma!… Annemdir kesin, “Süt al!” diyecektir. Babam da olabilir, o da kesin, “Sigara al gelirken, ben sana veririm” adlı klasik telefon cümlesini kuracaktır. Bakma oğlum, bakma, devam poza. Neyse ki sustu. Konsantre vaziyetini bozma, aynen devam; Camus’den, şaşkın şaşkın bakan Sartre’a kayma oğlum.

Kadınlar, seviyorum sizleri. İyi ki varsınız, estetik anlayışım sizin sayenizde daima tazeliğini korumakta. Ulan yine titreme başladı cebimde. Bir daha ki vapur seferinde tamamen kapayacağım telefonumu. Çaktırmadan kenara kayıp şuna bir cevap veriyim. Yoksa cevap verene kadar arayıp duracaklar, evde fırça atmasınlar şimdi. Bu da ne, tanımadığım bir numara. Genelde, “Tanımadığım numaraları açmam” diyen insanlardan değilim, açarım. Ama, şimdi bu kim?

– Alo.

– Selam, nasılsınız?

Ulan kim bu? Hayır kadın sesi olmasa sorarım kimsiniz diye de, şimdi, “Kimsiniz? Tanıyamadım?” desem, “Hımm, demek sildin beni” tarzında atarlı cümleler kuracak. Elimizdeki ekmekten de olacağız. Allah vere de öyle bir şey olmasa.

– İyiyim, teşekkürler. Siz nasılsınız?

– Ya kusura bakmayın, kendimi tanıtamadım. Hani geçen Tünel’de performans yaparken siz, yanınıza gelip, bizim üniversitenin tiyatro kulübü için vorkşop yapar mısınız diyip telefonunuzu almıştım, adım Keziban.

Ohh adını söyledi en sonunda. Arkadaşları kesin “Kezi” diyorlardır. Neyse, “performans” diyen ağzını yesinler senin Keziban. Sonra, ikinci kez de “vorkşop” diyen ağzını yesinler. Postmodernist dialoglar işte.

Dur hemen atlama oğlum tanıdım diye. Hatırlar gibi oldum aslında. Neyse, ağırdan sat kendini, sen bir performans sanatçısısın.

– Anımsayamadım Keziban Hanım. Hangi okul için aramıştınız? (Sanki onlarca okul arıyor da)

– İstanbul Üniversitesi İktisat-İşletme Fakültesinin İktisat Oyuncuları ekibi.

– Evet. Demek vorkşop istiyordunuz.

– Hayır.

Ne? Hayır mı? Neyse, bozuntuya verme.

– Ben bugün yine size rastladım da, öyle bir şeyler içelim mi diye aramıştım, hazır buradayken. Müsaitseniz?

Ulan ne buradası, eve yol aldım, üstelik de inmek üzereyim. Ne yapsam acaba? Şimdi fena da olmazdı laflamak. Ama ineceğim birazdan. Ne yapsam? Tamam buldum.

– Tabi neden olmasın, bir iş yemeğindeyim Galata’da, şarap içiyoruz. Bir vorkşop isteyen şirket var da. Kendileriyle toplantım biter bitmez buluşabiliriz. Saat 19.00’a anca biter toplantımız. Sana da uyarsa o saatler?

– Tabi tabi uyar benim için. 19.30’da Galatasaray Lisesi önünde buluşalım o zaman. Ne dersiniz?

– Uygundur.

– O zaman, görüşürüz.

– Görüşürüz.

Oğlum iyi idare ettin. Hem hatun anlasın benim her daim müsait olmayacağımı. Ayrıca anca yanaşır şimdi vapur Kadıköy’e. Zamandan da kazanmış olurum. Aynı vapurla gerisin geriye dönersin oğlum Buğra. Vay be, gün iyi gidiyor: Cepte para, akbil dolu ve hatun muhabbeti.

Ey Galata Kulesi; gerisin geri geliyorum seni izleyerek. Bu gece Hezarfen vari uçsam bir de. İnan ölmüş Cenevizlilere bolca dua ederim. Ey Şehir Hatları Vapuru; Şirket-i Hayriye kurulduğundan beri böyle bir an yaşadın mı?

Çantamda parfüm var mı acaba? Ter içinde kaldım oyun sonrası.  Nasıl oynadıysam kış ayında. Aşırı terledim. Ter kokuları içinde yanına gitmeyeyim. Olmadı alırım çakma parfüm satan bir yerlerden. Bir bakıyım şu çantaya. Kenara bir yere ilişmiştir. Tamam, buldum. Az da olsa bu akşamlık idare eder beni. Bak Buğra, vapurdaki karizmanı kaybetme. Öyle ağırdan takıl hatunun yanında. Lapin gibi atlama. Bırak hatun tav olsun.

Karaköy’e yanaştık. Ulan yoruldum da, şimdi Galatasaray Lisesinin oraya kadar nasıl yürüyeceğim. Acaba, alttan, Necati Bey Caddesi üzerinden Tophane’ye yürüyüp, Boğazkesen’den de Galatasaray’a mı çıksam?  Evet, daha kestirme olur bu güzergah. Oğlum ne bunu düşünüyorsun lan, akbili haftalık doldurdun ya. Düşündüğün şeye bak. Atla Tünel  tramvayına, oradan Tünel meydana fırla işte. Evet, işlem tamam, iki dakikaya kalmaz yukarıda olurum. Bu tramvaya da tıpkı vapura biner gibi oyundan iyi hasılat topladığım zamanlar akbili doldurunca binebiliyorum. Seviyorum onu da vapur gibi. Tarihi ulaşım aracı sonuçta; bir sanatçının tarihle de ilgili olması gerek.

Bir saat aradan sonra yeniden Tünel tarafındayım. Güzelim iş yerim. Tam dokuz yıl olmuş burada çalışalı. Hey gidi günler, ilk zamanları hatırlıyorum da, insanlar şaşırmıştı. Ee alışmamışlar daha evvel hem pandomime hem de sokakta  sanat yapılmasına. Zabıtalar desen terörist gibi davranırlardı. Hoş şimdi de müdahale ediyorlar ama, alıştı onlar da sokak sanatçılarına.  Bu arada, mütevazı olamayacağım, İstiklal Caddesi üzerinde, Taksim’de falan ben başlattım bu işleri. Benden feyz alıp sokağa çıktı birçok kişi. Şimdi tek tek aklıma gelmiyor ama, bir çırpıda söylemem gerekiyorsa: Benden hemen sonra çıkıp aynı sahneyi paylaştığım Kara Güneş grubu mesela, benim birinci yılım sonunda çıktılar, Santa Maria Kilisesi önünde çello çalan kız benden birkaç yıl sonra çıktı, Odakule  tarafındaki akordeon çalan Polonyalı amca ve dans eden eşinin beş yıl olmuştur çıktıkları,  Saint Antoine Kilisesini akşamları mesken eden kemancı Rus kadın da sanırım üç-dört yıl ya oldu ya olmadı başlayalı performansa. Bir de ara ara çıkan zıpçıktılar var. Yani başlangıç noktaları benim vesselam. Herkes ekmeğini kazansın abi. İşimiz sanat en nihayetinde. Birbirimize destek olmamız lazım. Dünyadaki tüm sokak sanatçıları: Birleşin!

Geç kalmayayım. Ulan ayaklar gitmiş be, bir de Tünel’den Galatasaray Lisesi’ne yürüyeceğim şimdi, saat de 19.30 oldu. Tamam beklesin hatun, da o kadar da beklemesin. Yorgunum da, yol gözümde büyüdü anasını satayım. Dur ya, oğlum Tünel’den Taksim’e giden tramvay ne güne duruyor. Atla ona hemen. Hem kalkmak üzere de. Ve akbilin de ağzına kadar dolu. İçimden nasıl sevinçten bağırasım var: Teşekkürler akbil. Bir akbil, sadece bir akbil değildir. Hayat kurtarır. Hele bir kaybet. Yolda kalırsın İstanbul’da. Bilet denen bir şey yok artık. Ayrıca her yerden de temin edemiyorsun akbili. Üstelik de haftalık doldurmuşum. Nimet bu, boru değil.

Yıllar olmuş be tarihi kırmızı tramvaya binmeyeli. Hoş eskiden de tam bindim denemez. Ortaokul yıllarımda arkadan kaçak asılırdık tramvaya. Kullanan kişi çakmazdı. O zamanlar Beyoğlu’nda Kasımpaşa’da yaşıyorduk. Bir yokuş mesafesindeydi İstikal Caddesi. Taksim bizden sorulurdu. Çok sonra peder emekli oldu da, Ümraniye’ye taşındık. Ne boka taşındıysak. O zaman dedim ben bizimkilere, “Siz taşınsanız da ben kopamam Beyoğlu’ndan,” diye. Kopamadım da. Görüyorsunuz.  Beyoğlu gibisi var mı be. Her eve dönüşüm içim burkulur. Umarım bir gün yeniden burada yaşarım.

Galatasaray Lisesi, tramvayın durduğu birkaç duraktan biri. Öyle bir yerde iniyorum ki anasını satayım, karizma da sarsılacak. Yani, yürüyerek geldim havası vermem gerek. Dur, Odakule durağı da var. Orada in, zaten oradan fazla mesafe yok lisenin oraya. İniyorum. Tenha bir köşede parfümden biraz sıkıyım. Parfüm de mühim bu işlerde. Yani tamam, sokakta sanatçıyız da, o kadar da ölmedik. Bakımdan taviz vermenin manası yok.

Kızı hatırlamıyorum işin tuhafı. Nasıldı, neye benzerdi, hiç  bilmiyorum. Tamam gelip telefonumu almıştı, ama zabıtalar gelmeden oynayım diye apar topar hazırlanıyorum. Açıkçası, sırf sese tav olup kalkıp onca yolu teptim. Ee tabi abazalık da var bu vakitler. Sevgilimdan ayrılalı altı ay oldu. Kaçamak da yapılmıyor sokaktan kazandığınla. Yani şimdi bir hatunla kaçamak yapmaya kalksan, illa içki vs. içilecek. Kaçamağın olmazsa olmazlarından. Yemek de biraz yenmeli haliyle. Hangi parayla yapacağım bunu. Kazandığım ne ki, ne harcayacağım.  Bir de araya kış girdi. Sık sık sokağa çıkılmıyor. Mart ayı geldi de ara ara kuru havalar oluyor da çıkabiliyorum. Onda da anca kazanıyorum. Ama bugün bayağı iyi gitti işler. O da turist kafilesine denk geldim de ondan. Adamlar anlıyor sanattan; hele ki sokak sanatçılarından. İsa onların yanında olsun.

Galatasaray Lisesine yaklaşmak üzereyim. Aman oğlum, bırak kız seni fark etsin. Akşam da oldu. Gözlükler olsa işe yarardı. Takardım. Görmemiş gibi yapardım. Neyse, zaten onun şimdi gözleri fıldır fıldırdır, benim geleceğim yöne doğru kesin bakıyordur. Evet, el sallayan kız o sanırım. Evet, evet o. Hımm, fena da değilmiş. Gençmiş de bayağı. Yani tamam ben de yaşlı değilim. Olsun olsun aramızda on-oniki yaş vardır. Sen çok sırıtma, “kuuul” olma yolunda devam et. Hafif bir tebessüm kafi.

– Merhaba, nasılsınız?

– Teşekkürler Keziban Hanım, iyiyim, ya siz?

Amma da kibarız, boğabilir beni bu resmi sizli-bizli ağız.

– Çok iyiyim, seni gördüm daha iyi oldum.

Vay, siz/sen? İkinci çoğul şahıs hitabından, ikinci tekil şahısa geçen iletişim. Heyecandan sanırım, ya da fazla laubali mi? Dur bakalım. Hafif tavırlı bir surat ifadesi mi versem acaba? Yani, siz’den sen’e geçmesine küçük bir şaşırma mimiği.

– ? (Soru işareti, bu mimiği temsil etsin bu diyalog yazımında)

– Ay çok pardon, birden heyecanlandım. Sen, dedim size.

Tamam, iyi oldu. Hem olası laubali tavra sekte koydum hem de bana geçti diyaloğun kurulacak ağzı. Şimdi, “Sen diyebilirsin”, diyebilirim. Sıkılacağım yoksa bu hitaplardan.

– Yoo, rica ederim. Sen, diyelim lütfen.

– Peki.

Nasıl da sevindi garibim. Sanki finallerden AA almış gibi.

– Ne yapalım isterseniz?

– Bak, “sen” demiştik, değil mi?

Ne yapsın abisi, heyecanlı kızcağız. Tamam, kontrol bende.

– Ayy evet. Sen, sen.

– Evet.

– Şey, ben düşündüm ki, bira içelim.

– Hımm, şaraptan sonra bira içmem genelde, ama seni kırmayayım.

Öyle bir içerim ki, havam batsın.

– Aaa öyle mi? O zaman şarap içelim?

Yok lan ne şarabı, tamam para kazandık da, o kadar da atma. Şimdi bira her zaman daha ucuzdur. Bir mekanda bir kadeh şarap içmeye kalk, en az iki şişe bira parasına bedeldir. Ayrıca, nereye gideceğiz belli de değil. Her yerde şarap fiyatları aynı değil. Yok oğlum, bira de sen, bira iyidir. Atın ölümü arpadan olsun.

– Yok, yok. Bugünlük senin planına uyayım. Bira olsun. Yaz aylarını anmış oluruz.

Ne? “Yaz aylarını anmış oluruz” mu? Oğlum ne gereksiz cümle bu. Ya havle…

– Tamam analım. Yazı çocuğuyum zaten ben. Temmuz 26 doğumluyum. Tipik bir Aslan kadını.

Ooof yapma Allah aşkına, dakika bir, gol bir. Hiç hoşlanmadığım sohbetlerdendir burçlar. İnanılmaz fitil olurum.

– Hımm ne güzel.

Umarım, ”Senin hangi burç?”, diye sormaz.

– Senin hangi burç?

Hay senin burcuna. Başak olsam ne olacak, Kova olsam ne olacak? Hayır, Başak’ım. Bu burç camiasında hiç de sevilmez Başak burcu. Ne? Sevilmez mi, dedim? Ulan bak, burç mahallesi baskılarından etkilenmişim resmen. Ben bile buna takmışsam, kesin bu da takar şimdi Başak burcuna.

– Başak.

– Aaaa?

– Aaa, derken?

– Başak mı?

Yok şafak anasını satıyım. Bu da hiç sevmediğim iletişim şeklidir. Birine bir şey dersin, İzmir’liyim dersin mesela, sanki duymamış gibi ikiletir, “İzmir mi?” . Eee duydun işte arkadaşım: Başak. Hatta “Başşşak”. Anlatabildim mi?

-Evet.

– Demek Başak?

Eyvah geliyor mu klasik cümleler? “Dakik, çalışkan, disiplinli, titiz, ukala, herkesle anlaşamaz” vs gibi milyonlarca kez duyduğum kalıp cümle dizimi. Gelmesin ne olur. Ne  olur gelmesin.

-Dakik, çalışkan, disiplinli, titiz, ukala, herkesle anlaşamaz.

Hay senin dilini eşşek arısı soksun. Allahım neden böyle kadınlar karşıma çıkarıyorsun? Şimdi bunla yetinmez böyleleri. İkinci can alıcı soru cümlesini de sorar benim sevmediğim kadın tipleri: “Yükselenin ne?” .  Sorarsa iyice fitil olurum kalkıp giderim.

-Yükselenin ne?

İşte sordu. Git ulan, harbi git. Yürümeye bir başlayın, hemen git.

-Bilmiyorum.

-Bilmiyorsun?

-Evet.

-Saat kaçta doğdun?

-Bilmiyorum.

-Nasıl bilmiyorsun?

Oğlum durma kaç git, ama sakin ol evvela.

-Bilmiyorum, ilgi alanım değil burçlar.

-Hımm.

Tam, “ Galatasaray Lisesinin önünde bunları konuşmak için buluşmadık sanırım? Ben gidiyim, sen de bence kendine bira ısmarla. Benim için de iç” diye bir cümle kurmak üzereyken:

-Neyse, bana gidelim bira içelim o zaman artık.

Ne? Sana mı gidelim? Nasıl yani? Ayrı evi var sanırım? Bu an kaçmaz. Hem barlarda parçalanmayız hesap öderken hem de evi var, daha ne olsun oğlum. Valla unuttum burç sohbetini. Ayrı evi olan hatun candır. Ama lapin gibi atlama sakın.

-Sen bilirsin.

Harika oldu bu. Uzun bir aradan sonra işler iyi gitti: Akbili doldurdum, hatun çıktı karşıma ve de evi var.

-Uzakta değil ev, Ömer Hayyam Caddesi’nde.

Ömer Hayyam Caddesi mi? Allah Allah? Benim lise yıllarımda kullandığım yokuştur orası. Tüm illegalite oradadır. Uyuşturucu, fuhuş, gasp, hırsızlık. Şaşırmış mı bu kız? Tamam ben korkmam da, bunun ne işi var oralarda.

-Çok seviyorum Ömer Hayyam Caddesi’ni. Hep yüksek tavanlı, cumbalı Rum evlerinde yaşamayı hayal ederdim. İstanbul’a geldiğim zaman Vefa’da bir kız yurdunda kalmıştım. Ama yapamadım orada. Kızların hepsi kapalıydı. Ben başka bir yerden bakıyorum dünyaya. Giresun’da da öyleydim. Hep okurdum, yazardım, çizerdim. Bir gün İstanbul’da bir okulu kazanırsam  eğer, en fazla bir yıl sonra ayrı eve çıkmayı planlamıştım. Öyle de oldu. Sanatın, eski ile yeninin kaynaştığı, mahalle kültürü olan, postmodern bir semt Ömer Hayyam. Ev de yüksek tavanlı ve cumbalı. Tam istediğim gibi. Bana müthiş ilham veriyor.

Ömer Hayyam? İlham veriyor? Tamam binaları güzeldir, ama hepsi viran haldedir. O binalarda da illegal kişiler yaşar. Ne saçmalıyor bu kız? Sonradan, yakın zamanda İstanbul’a gelen kızlarda böyle bir denyoluk oluyor. Yani sakil duruyorlar. Hoş, erkek versiyonları da var bunların. Kız da amma anlattı ha, yok ilham veriyormuş, yok yüksek tavanmış, yok yazarmış, yok çizermiş. Ulan biz yıllardır burada yaşadık, sanatçıyız, biz bile ağzımıza almıyoruz böyle. Sevmediğim tipolojilerden. Ev olmasa kalkıp giderdim ya, sen eve dua et.

Bayağı değişmiş lan burası. Hayret. Apartlar, hosteller dolmuş. Yeni nesil kafeler. Bunlar da ne oğlum böyle. Emlakçılar doluşmuş. Erasmuslu öğrenci ilanları da ne oluyor. Vay be. On yıl evvel Ömmer Hayyam böyle olacak deseler inanmazdım. Binalar da yenilenmiş, restore edilmiş. Cidden iyi olmuş. Ancak eskiden daha mı iyiydi ne? O zaman da sevmezdim bu caddeyi. Ancak sanırım daha doğaldı. Yapay duruyor şimdi binaları da insanları da.

-Bizim Mehmet Amca var mahallenin en eski tekelidir. Oradan alırız biraları. Bizim mahalle çok iyidir. Herkes birbirini tanır. Mahalle kasabımız, mahalle manavımız da var. Hepsi çok şekerdir. Ben çok severim mahalle kültürünü.

Mahalle? Bu ne lan sahiplenme tavrıları. Hemen “bizim mahalle” ayakları: Mahallemizin kasabı, mahallenin manavı, mahallenin tekeli. Oğlum hiç sevmediğim tipler. Tüm köklerim Beyoğlu’ludur, Giresun’un küçük fındık kabuğu Keziban bana caka satıyor. Turistmişim gibi bana anlatıyor. Hem de en sevmediğim anlatma tarzıyla. Sıçarım senin mahallene. Dur kızım. Ne oluyor lan, yaşın 20 değil daha. Gelmiş mahalle kültürü ayakları yapma bana. Üstelik de bana! Sen kalk gel köyden/kasabadan, mahalle de. Senin yaşadığın yerlerde mahalle kelimesi kullanılmaz bir kere, köy falan dersin, filanca kasaba dersin anca. İki vuracaksın ağzına banyo terliğiyle. Ulan git oğlum Buğra. Durma. İyice fitil oldum. Olmamış insancıkların, olmuşmuş gibi havaları. Gidiyorum. Alma sakın bira mira.

-Sabah da güzel kahvaltı yaparız.

Sabah? Yani “Gece kal” altmetniyle konuşuyor. Ulan çekiver bu seferlik. Evi var, kal diyor bir nevi de. Bu seferlik çek gitsin. Altı aydır hatun yok. Bu gecelik katlan.

-Bakarız ya.

– Ne içelim?

– Efes iyidir.

– Efes mi?

Bak yine aynı şey, sanki duymadı Efes dediğimi.

– Evet, Efes.

– Hımm, ben malt bira içerim de. Efes sevmem.

Ya evet, Giresun’da zaten hep malt bira içerdin.  Annen seni zaten malt içecekle emzirdi. Ulan şeytan harbi vur ağzına iki tane diyor. Ben bu gece keserim lan bunu. Sen dua et kızım, abazalık uzunca bir ay tavan yaptı. Yoksa şimdi evdeydim.

-Mehmet Amca nasılsın?

– Ooo,  kızım Kezi, hoş geldin. İyiyim. Sen nasılsın yavrum?

Ben dememiş miydim buna arkadaşları “Kezi” der diye. Ancak, tekel Mehmet Amca bile Kezi diyor.

-İyiyim Mehmet Amca. Misafirim var, gezdiriyorum. Sana da uğramadan olmaz dedim.

Vay anasını satıyım, cakaya satmalara bak. Misafiri varmış, gezdiriyormuş. Ulan senin yaşın kadar ben buralarda fink attım. Tam sopalık. Bu gece bitmez.

-Hımm, senin bu misafirlerin meşhur zaten Kezi kızım. Ne içeceksiniz bakıyım?

Meşhur? Yani ben de o halkaya katıldım: Kezi ve Bremen mızıkacıları. Oğlum düştüğüm duruma bak.

-Bana dört tane Bomonti, yani malt bira.

Dört mü? Çüş. Cepteki paraları bu olmamış insacığa mı harcayacağız yani. Üstelik çerez de ister şimdi bu. Bir de, “malt bira” diye de altını çiziyor..

-Buğra da Efes istiyor.

-Efes mi?

Adama bak Efes’i aşağılar gibi tonladı. Ulan Tekel Mehmet, o sararttığın bıyıkları, Efes’in tombul şişelerinden, su bardağına doldurup doldurup içerek bu hale getirmedin mi sanki? Ne o şimdi “Efes mi?” diye küçümseyici tonlaman. Dingil.

-Evet, Efes, iki tane?

-İki?

Ulan bana aynı şeyi duymamış gibi tekrar sormayın.

-İki evet.

Hay Allahım ya, dünya nereye gidiyor. Nedir lan bu postmodern mahalle? Postunuza da moderninize de sizin.

– Çerez de alalım Mehmet Amca, çerezsiz olmaz.

– Çerez ne alalım Buğra?

– Fark etmez.

– Aaa olur mu söyle, hadi onu seç.

– Fark etmez Keziban.

– Kezi dersen sevinirim artık.

Kezi dersem sevinecekmiş. Tüm yaşam sevinci bu zaten. Kezi’ymiş. Ne Kezi’si lan, Keziban’sın işte. Hatta bildiğin KEZBAN!

-İyi, beyaz leblebi alalım.

-Beyaz Leblebi mi?

Allah’ım, yapma ne olur, neden duymamışlar gibi hala sorup sorup duruyorlar. Katil olacağım. Tamam oğlum, derin nefes al, sakinleş. Bu gece sadece. Sonrası yok.

-Beyaz leblebi evet. Hoşuna gitmedi mi?

-Hayır, da beyaz leblebi rakıyla gider. Biranın yanında fıstık, cips gider.

Bak sen haspama. Rakıyla gidermiş beyaz leblebi. Tam işte, bu boktan aktivisit kadın gruplarına takılanların, maskülen tiplerin, beyaz yakalı işlerde çalışan kadınların rakı içmeye dair yaptıkları gereksiz, çok bilmiş yorumları. Bir bunlara gıcık olurum bir de futbol takımı forması giyen kadınlara. Her iki kesim de aynı. Hem erkekleri kötülerler hem de erkeksi şeyler yaparlar.

-Fıstık al o zaman.

-Yok canım senin istediğin olsun.

-Fıstık iyidir gençler.

Ulan Mehmet Tekel, sen hiç konuşma. Sen ki o birayı  yıllar önce, tekerlek biçimindeki iyice küflenmiş eski kaşarla meze yaparak içen adamdın. Sus, kafanı gözünü yarmayayım.

-Evet, iyidir doğru söylüyorsun Mehmet Amca. Fıstık alalım Buğra.

-Tamam, alalım.

-Soslu fıstık da olsun, tuzlu da Mehmet Amca.

Yok canım, kabuklu da olsun, antep fıstığı da olsun, çam fıstığı da olsun. Fıstık galerisi açacalım sana KEZBAN!!!

-Tamamdır. Alın bakalım şöyle. İki  torba yaptım. Fıstıkları ayrı koydum. Şişelerden ezilmesinler arada.

Yerin cennetlik Mehmet. Mübarek adamsın ya. Biraz daha dursak Hulusi Kentmen yerine koyacağım seni.

-Ayy sağol Mehmet Amca, mahallemizin bir tanesi.

Senin mahalleni  var ya KEZBAN!!!

-Ne kadar?

– Hımm, dört tane  Bomonti, tuzlu ve soslu fıstık. Ha bir de iki Efes var.

Bak bak sen, Efes’i en sonunda hatırlıyor, o kadar önemsiz Efes. İyi alma o zaman parasını şerefsiz.

-Toplam 45 Lira.

Yuh anasını satıyım. Bara gitsek bu kadar para vermeyiz lan. Ama tabi, mahalle postmodern sonuçta. Alıcısı çok. Tekel de tam tekel. Erasmuslusu, yerlisi o biçim kaynıyor. Evler de zaten yüksek tavanlı, cumbalı. Ne olacaktı? Mimari parası da alıyor sanki yavşak.

-Teşekkürler gençler. Yine bekleriz.

Bekle lan Mehmet. Bir gün tenhada yakalayacağım seni. Evire çevire, diyorum. Anladın sen!

-Nasıl? Çok tatlı değil mi Mehmet Amca?

Ya ne demezsin. Balkabağı gibi.

-Evet. Çok.

Bu gecelik bu kadar yeter. Tamam ev mev ayağına her şeye tav oldum. Ama sabrın da bir sınırı var. Neyse içer kendime gelirim.  Daha fazla absürtlük karşıma çıkarma Allah’ım.

-Ev uzakta değil. Hemen bizim mahallenin manavı var şu köşede. O binada işte benim ev.

Senin mahallen yok mu senin mahallen, hani şu sen ve senin gibilerinin rezil ettiği mahallen. Eskiden cidden kendine has ve tüm illegalitesine rağmen doğal insanlardan kurulu, ruhu olan bir mahalleydi.

-Bu arada çok okurum ben. Giresun’da bana “Kitap kurdu” derlerdi. Okumayan insanları anlamıyorum. Yani okumak bambaşkadır.

Ulan senin okumandan ne olacak. Kesin nerede popüler yazarlar ve kitaplar varsa onları okuyorsundur sen. Eğer, süper marketlerde satılan kitaplardan oluşan kütüphanen yoksa ben de ne olayım.: Aşka dair kitaplar, kişişsel gelişim kitapları, Mevlana’nın sözlerinden derlenen salak kitaplar. Eee tabi bir de, edebiyatımızın cidden güzel ama bir o kadar da sen ve senin gibi insanlar yüzünden tiksindiğim eserlerimizden seçkiler de: Kürk Mantolu Madonna, Aşk-ı Memnu, Çalıkuşu ve asla okumadıkları ama kütüphanede duran Tutunamayanlar. Ve elbette Elif Şafak. Ve elbette Orhan Pamuk. Olmazsa olmaz. Kalıbımı basarım kesin öyledir.

-Evet, okumak iyidir.

-Şimdi görürsün kitaplığı. Ama kötü bir huyum var. Kimseyle paylaşamıyorum kitaplarımı. Yani, onlar benim hazinelerim.

Bakacağız nasıl bir hazineymiş.

Demek burası evinin olduğu bina. Eskiden burası viran haldeydi. Şimdi şuna bak. Ne hale gelmiş. Cidden harika olmuş. Ancak, ruhu gitmiş sanırım. Ya da ruhunu kaçırmışlar.

-Merdivenleri ne kadar güzel değil mi?

-Güzel, evet.

-Hemen bir üst kattayız.

Kattayız? Kim bu birinci çoğul şahıslar?

-Kitli değil, evdeler sanırım.

Oha bu ne lan? Yarı çıplak bir çift. Şer yuvası gibi ev.

-Hi everybody?

-Hi Kezy. (Kesin, yazışmalar da “Kezy” yazıdırıyordur bu saçma salak kız. Özellikle de bu Erasmuslu tipler arasında)

– Hi Kezy.

– Bunlar İsveçli çocuklar bizim. Evi onlarla paylaşıyorum. Çok seviyorum bu Avrupalıları. Çok rahatlar.

Fazla rahatlar anasını satıyım. Alt alta üst üste. Yarı çıplaklık. Biz gelmişiz, gitmişiz, ne fark eder. Hepimiz Adem ile Havva’dan değil miyiz. Eskiden giysi mi vardı? Değil mi?

-Özgün olmak böyle bir şey işte Buğra. Avrupa başka yerde biz başka yerde. İnanır mısın bazen bu ülkeyi terk etmek istiyorum.

Allah Allah, tam işte tam. Yani gel, onca insan arasında beni bul.  Sevmediğim konuşmalardan bir demet daha: Kaçıp gitmek istemeler başka ülkelere. Ya kızım daha bir yıl olmamış buralara geleli, Giresun’un havası hala ciğerlerinde. Bir de ülkeyi beğenmemeler. Hayır, Giresun’da olsan anlayabilirim belki, ama İstanbul’dasın kızım. İstanbul. Anladın? Bak bu cankiler de İstanbul için buradalar. Yoksa kim ipler eğitimi. Burada her şeyi buluyorlar. Haddini bil otur yerinde.

-Neyse takılsın gençler, odaya geç sen. Hemen karşısı. Ben mutfağa bunları koyup geliyorum.

Geçelim bakalım. Görelim şu anlata anlata bitiremediğin kitaplığını. Ulan Buğra, insan sarrafı mısın be. Al işte: Elif Şafak’ın Aşk’ı, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi, Mevlanan’ın Mesnevisi. Bakalım daha ne var. Aaa çok şaşırdım, Kürk Mantolu Madonna ve tabiki Tutunamayanlar. Şimdi bu sosyal olan medyasında Olric’ten iletiler de yazıyordur. Ahh ahh ciğerinizi biliyorum. Yalan dolansız be. Dur bakalım daha neler var?

-Demek kitaplığımla tanıştın. Aman dikkat. Cidden çok hassasım.

Kızım bak seni parçalarım. Bu kitapların alası var bende. Muhtelemen sen bunları alıp okumamışsındır bile. Yalandan dekor yapıyorsundur. Orhan Pamuk’u okumadığın kesin zaten. Onu eleştirmenler bile okumuyor. Tutunamayanlar da zaten kalın bir kitap görevini görüyordur sende. İletilerini oradan buradan araklayıp, okumuş havası veriyorsundur sosyal medyanda. Bilmiyor muyum ben seni? Bak son raddemdeyim, kalkıp gitmeye an kaldı.

-Dur geliyorum. Odaya bir ambiyans gerek. Ne dinlersin? Ben hep Birsen Tezer dinlerim.

Ya hep dinlersin kesin. Bilmez miyim, tüm konserlerine gidersin.

-Hüsnü Arkan ile yaptıkları düet var ya, “Kimseye Anlatmadım” adlı şarkı, bayılıyorum ona.

Uydur uydur, kıçından uydur. Şimdi seni mosmor ediyim de gör.

-O şarkıyı Bülent Ortaçgil ile okudu Birsen Tezer. Hüsnü Arkan ile başka şarkı okudu. Adı da “Hoş Geldin”.

Evet. Fena mor ettim küçük fındık kabuğunu. Ulan sen kimle dans ettiğini biliyor musun lale.

-Ayy evet, doğru. Birden karıştırdım. Serdar Ortaç’laydı o düet.

Düştün elime kızım. Ne Serdar’ı ne Ortaç’ı lan.

-Serdar Ortaç? Sanırım çok dinlemenden ağzına dolandı yanlışlıkla.

-Ben mi? Asla dinlemem öyle şarkıcıları.  Soyadları birbirine yakın ya, ondan karıştırdım. Neyse, ben bir tütsü yakıp getiriyim.

Tütsü mü? Ya siz var ya siz, siz tam sopalıksınız. Tütsüye gıcık olurum. Oğlum çık git, çık hemen. Ama dur, şu kitaplığa bir kez daha bak. Mor edecek bir şey daha bul. Yüzüne fırlat ve git. Bakıyım. Yok, şu müzik cd’lerine bakıyım. Hüsnü Arkan, Birsen Tezer. Başka ne bulurum bakıyım daha. Tarkan? Ooo geliyor. Demet Akalın? Vay çok iyi, çok. Ne? Serdar Ortaç mı? İşte bu. Yandın kızım yandın. Ne sandın lan kendini sen. Çizmişsin kendine yalandan bir profil. Ortalarda entelektüel, üniversiteli, okuyan, sanattan anlayan, mahalle kültürünle büyüyen kişi havası verip, dolanıp duruyorsun. Sonra da benim gibi adama toslarsın.

-Vanilyalı tütsü, çok severim.

– Ben hiç sevmem. Tütsü sevmem ben anladın mı?

– Ne oldu Buğra? Sesini neden yükseltiyorsun?

– Bu ne lan? Tarkanlar, Serdar Ortaçlar, Demet Akalınlar. Hıı? Kim olduğunu sanıyorsun sen? Bayan kitap kurdu, bayan entelektüel falan mı? Bırak kızım bu ayakları. Deminden beri caka atıp duruyorsun sesimi çıkartmıyorum. Başlarım senin yapay hayatına.

– Buğra demek müzik arşivimi benden izinsiz karıştırdın. Hiç hoş değil bu.

– Ya bırak Allah aşkına. Kelime oyunu yapma bana. Konumuz şimdi senin arşvini izinsiz karıştırmam değil. Yağ gibi su üzerine çıkma. Ama yok, sen ve senin gibiler böyle yaparlar. Üzerine çıkamadıkları bir tartışma varsa, konuyu başka bir yere kaydırıp, mağduriyeti oynarlar. Ulan insan olun be insan. İstanbul’a gelmek, İstanbullu olmak, metropolde yaşamak bu değil. İnsanlığınızı kaybedip, suni kişilikler yazmayın kendinize. Bu şehri de daha fazla yaşanmaz hale getirmeyin. Siz ve sizin gibiler yüzünden,  asıl ben terk etmek istiyorum bu ülkeyi, bu şehri.

Ohh be ne kadar dolmuşum. Tamam artık muhattap olma artık bu saçma kızla. Çık git.

-Yapma Buğra. Yapma. Beni yanlış anladın sen. Ben seninle güzel vakit geçirmek istiyorum.

-Ne vakti be, ne vakti? Tüm vakitlerimi aldın gittin. Vakit mi kaldı? Ne halin varsa gör.

Sonunda dışardayım. Ah be oğlum. Ama yok, sen de yalan dolansın. James Dean havaların da yalan, toplantıdayım da yalan, şarap içerim hep demen de yalan, performans da yalan. Yalanım ben de, yalan. Ama, bu sonradan gelenler bozdu beni, bizileri. Eskiden herkes doğaldı. Kimse etiketlerle konuşmazdı. Doksanlı yıllar güzeldi. Kimse kimseyle yarışmazdı. İnternet icat edildi, bozuldu mertlik. Ah be Ömer Hayyam. Ömer Hayyam şimdiki zamanda yaşamış olsa, ismini sildirirdi bu semtten. Bir daha beni kimse bu semte asla ayak bastıramaz. Az sonra Galatasaray Lisesi’nin önüne vararım. Oradan Taksim’e yürür, Ümraniye otobüsüne binerim. Hiçbir kuvvet beni bir daha buraya gelmeme neden olmaz. Benim için sonsuza dek kapandın Ömer Hayyam.

Telefon çalıyor. Annemlerdir. Söyleyin, ne isterseniz alayım canım ailem. Allahım ya, bu salak kız yine arıyor. Meşgule veriyorum. Deli midir nedir. Onca  şey söyledim, utanmadan arıyor. Ruh hastası. Tamam oğlum sakinleş. Uzaklaşıyorsun işte iyice. Yürü eskiden olduğu gibi tramvay raylarının üzerinden. Okula gittiğin sabahları anarak. Eskileri düşüne düşüne, yad ederek. Eve git, eskilerden Mert’i ara. Doksanlardan konuşun. Ne varsa eskilerde var hala. Yeni, her zaman iyi olan anlamına gelmez. Eski de, her daim bitmiş/tükenmiş olan değildir. En sonunda nitelik önemli, nitelik. Ama yok, toptan bozulduk. Bozdular bizi kardeşim. Ama ben yine de eskiler diyorum. Eski topraklar.

Bayağıdır da İstiklal’de yürümemiştim. Evet, çok değişmiş. Ama olsun. Kafam hala o güzel günlerde. Bak yine telefon çalıyor. Bakma. Ya sizinkilerse? Hadi bak. Baksana oğlum. Allah Allah, Allah Alllah. Bu kız belasını arıyor, beni değil. Açıyorum lan, bu sefer sen kaşındın iyice. Bir kaşıyım seni.

– Buğra.

– Ne var lan, ne?

– Bende düşürmüşsün de akbilini.

*Kapak fotoğrafı: Hayrullah Mete