Bayadır yazı çıkarmadım. Neden? Ben de pek anlayamadım aslında. Yazmak istemedim, okumak da. Zor geldi, kolaya kaçtım. Ne yazık ki saklanamadım. Ama dayanamadım yine kelimelere döndüm çünkü elimin altında onlar vardı. Evet yazı yazmadım, en azından yayınlanabilecek türden yazılar. Peki allah aşkına, ben bütün bu süre boyunca ne yaptım?

Yeni bir şehre alıştım. Geçen bu kısa sürede olabildiğince çok yerini görmek istedim. En yakınımdan başlayıp her gün bir adım uzaklaştım. Dönüp baktığımda bir arpa yolu boy gitmemiştim ama ekmek kırıntılarını takip etmeye devam ettim. Kötü cadı tarafından pişirilmek hiçbir şey yapmadan oturmaktan daha cazipti belki de. Ama asla bulamadım şekerden evin izini ve dönüp dolaşıp geldiğim yer hep aynıydı ve belki de bendim o ekmek kırıntılarını atan. Var olmayan bir şeker ev hayali beni uzaklaştırabilirdi her akşam düştüğüm o tavşan deliğinden. Kaçamadım delikten. Her sabah tanımadığım insanlarla uyanıp bir odayı paylaşmayı öğrendim. Her yanın insanlarla çevriliyken yalnız kalmayı, yalnızlığın elli tonunu tadarken bu sefer çizgilerin dışına taşırmakta sorun olmadığını keşfettim.  Başta zor geldi ama kolaya kaçamadım çünkü kaçacak yer yoktu. Her yer dört duvardı ve ne benim balyozum vardı ne de duvarlar kağıttandı. Bu sırada bir kitap okudum, bir adam vardı kitap toplardı ve koleksiyonu evine sığmayıp taşmaya başlayınca yeni evini kitaplardan yaptı. Zaaflarından bir duvar ördü etrafına ve böylece yaşandı bitti onun kısa hayatı. Ben de düşündüm hangi kitaplardan örerdim mutfak duvarımı? Peki bunun anlamı ne olurdu? O kitaplara sabahları gün doğmadan içilen kahvenin sessizliğini paylaşacak kadar güvendiğimi mi gösterirdi bu yoksa kavrulmuş soğan kokusundan sararmalarını umursamayacak kadar değersiz olduklarını düşündüğümü mü? Sonra vazgeçtim, neyse dedim. Bunu düşünmekten başka yapacak daha iyi bir işim de yoktu gerçi.

Yeni insanlar tanıdım. Daha da yeni insanlar gördüm. Çoğunu tanıma fırsatım olmadı, sadece izledim. Hepsine kafamdaki beyaz perdede bir rol verdim. Tanısam neye benzeyebileceklerini, hangi varsayımlarımı tersine çevirebileceklerini, hangi şarabı seveceklerini, nasıl kitaplar önerebileceklerini, benim için ne ifade edeceklerini hayal ettim vapur yolculuklarında çünkü yapacak daha iyi bir işim yoktu martıları izlemek ve tanımadığım insanları hayal etmekten başka. Martılar hep aynı uçuyordu, güneş hep aynı batıyordu. Ve en kötüsü insan alışıyordu. Belki de bu yüzden tanıdıklarını, anlaştıkları, alıştıkları değil asla yollarını kesiştiremedikleri insanları hayal ediyorduk dalgalar arasında. Şimdi yanımda onlardan biri otursa nasıl olurdu diye düşündüm? Sonra vazgeçtim, neyse dedim. Bunu düşünmekten başka yapacak daha iyi bir şey mi bulsam artık dedim.

Az da olsa yeni kitaplar okudum. Az dediğime bakmayın bu üç ayda beş kitap okudum. Ama onun iki katını satın aldım. Aldıkça heveslendim ama sonar fark ettim ki istediğimden biraz daha yavaş bir şekilde uzaklaştırıyordu beni gerçeklikten kitaplar. Fark ettikçe yavaşladı okumam, azaldı isteğim. Bazen istemeyerek de olsa okudum yine de. Ama zordu istemediğin bir şeyi yapmak. Peki artık nereden alacaktım ben bu dünyadan dışarı tek yön biletimi? Düşündüm bir süre çünkü bu soruna çözüm yolu aramaktan daha iyi bir iş bulamazdım asla. Ne yazık ki beklediğimden uzun sürdü çözmesi ve gittikçe zorlaştı ekmek kırıntılarını görmesi. Tam da her yön aynı gözüken sık ağaçlı ormanda çıkışı bulamayacağımdan emin olduğum bir anda, bir film izledim. Ve kendimi iyi hissettim. Mesela o filmi çok sevdim o gün. Başka bir gün izlemiş olsam o kadar beğenmeyeceğimi fark ettim, sonra kendimi bu konu hakkında da düşünmeye davet ettim. Kibarca geri çevirdi teklifimi keyfimin kahyası “Her şeyi sen düşünmek zorunda mısın? Bu anı rahat bıraksan altında bir anlam aramasan, belki bugün sadece biraz yaşasan, olmaz mı?” dedi. Beni kendime getirdi. Müzik bile dinlemedim yolda yürürken o günün kalanında. Dünyayı dinledim uzun zamandır ilk kez, düşüncelerimin sesiyle boğulmamış gerçek dünyayı. Tam her gün böyle yapmak zor mu diye düşünecektim vazgeçtim, neyse dedim. Bunu sonra düşünürüz.

Bir sürü yeni şey denemeye çalıştım. Çünkü emin miydim doğru yolda olduğumdan? Her şey tuhaf bir şekilde bağlantılı ve yerli yerinde miydi bazen öyle hissettirdiği gibi? Bir zamanlar hayalini kurduğum bir şey olmuş muydu gerçek miydi hayal miydi bu normal miydi? Yani biz emin miydik bu olanlara inanabilir miydik? Sonra bir kitap aldım, emin olmadan seveceğimden. Okudum o gün, sevmedim. Ama bu bir sorun değildi. O kitap karşıma okuyup sevmem için değil, bazı rastlantıların rastlantısallığından emin olup olmadığımı sorgulamam için çıkmıştı belli ki. Güldüm. Bu bir işaretti, benim belli ki o kitabı okumam gerekti. Aynı gün bir film izledim. Ve o gün izlediğim için belki de çok beğendim. Tam da aynı dili konuşmanın aynı düşünceyi paylaşmak için yeterli olmadığını fark ettiğim o günde. Tam da düşüncelerimin derdi ne merak ettiğim, “e bu benimki de dert mi” dediğim ve bazı rastlantılara küfrettiğim, bu merkür retrosundan sağ çıkabilmek için sabrettiğim o günde. Sonra düşündüm neden artık başkaları okusun diye değil de ben düşünmeyeyim diye yazdığımı. Yazdıklarım okunmaz mı diye düşündüm. Okunacak ne var ki yazmam için diye düşündüm. Okunsun diye yazdığım şeyler gerçekten okunmamış olabilir mi benim yazıya döktüğüm bu kelimeler çoktan yazılmış kitapları okuyayak büyüttüğüm beynimden damıtılmışsa diye düşündüm. Ne kadar saf bu düşünceler onca düşünürün yıllar önce merak ettiği şeylerden evrildiyse, kaç zihinden geçti ve lekelendi diye düşündüm. Tabii bu kadar çok düşünmekten yazmaya vakit kalmadı. Düşündükçe düşündüm, anlatmaya üşendim, sıkıldım. Gerçekten insanlar iyi misin dediğinde, değilim desem, neden derlerdi? E peki ben onlara ne derdim? Derdim neydi benim? Çünkü aslına bakarsak diriydim, gerekli neredeyse her şeye de sahiptim. Peki allah aşkına ben neden mutlu değildim? Sonra kendime kızdım, hakkında ağladığım şeylerden utandım. Eksik olan ne anlamaya çalıştım, bulamadım, paniğe kapıldım. Bunları da kimseye belli etmedim çünkü bunun üstesinden gelmesi gereken kişi ben değil miydim? Beni neyin mutlu edeceğini bilmiyor muydum?  O yüzden şiştim, doldum nasıl kendime gelebilirim diye düşündüm.  Sonra bir filme gittim. Perdede o dansın, son dansı olduğunu biliyormuş giibi dans eden bi çocuk izledim. Sanki tam o an ölebilirmiş, bu umurunda değilmiş ve herkesin anılarında o melodiye tutsak sonsuza dek varolacakmış gibi dans edişini izledim. İzlerken ağladım, belki de bir filmde hiç ağlamadığım kadar. Son dansı için ağladım ve benim son dansımın ne zaman geleceğini asla bilemeyeceğim gerçeğinin korkunçluğuyla ürperdim. Salondan çıkınca kendime bir söz verdim, her dansımı sonuncusuymuş gibi etmek için. Ara sokaklarda yürüdüm, insanların sorgulayan bakışları olmadan duygularımı serbest bırakmak için. Bir apartman girişinin merdivenlerine oturdum, düşündüm. Yarın öleceğimi bilsem bu dünyadaki son saatlerimi nasıl geçirirdim diye. Tam da beklediğim gibi aklıma çok az şey geldi yapacak. Fark ettim mutlu olmam için gerekenlerin aslında ne kadar kolay ulaşılabildiğini. Bir de bakınca hepsi de gerçek hayatta yeterince zaman ayırmadığım şeylerdi. Mutlu olmam için gerekenleri biliyordum ama inatla görmezden geliyordum. Ben kendimi neden mutluluğa layık görmüyordum? Günlerimi neden sonsuz sayıda varmış gibi yaşıyor, gerçekten değer vermediğim ölmeden önce son bir kez yapmaya değer görmediğim şeyler yaparak harcıyordum? Gözlerimin kızarıklığı geçip sümüklerim akmaktan vazgeçince kalktım sahile indim. İstesem de müzik dinleyemedim, şarjım bitmişti. Ama bu gerekliydi belki de bastırmayı çok sevdiğim bu dünyanın gürültüsünü bu akşam son kez duyacaktım. Vapura bindim. Yazdan kalma bir kasım ayı yaşanıyor olsa da akşam esmekten vazgeçmeyen serin rüzgara rağmen dışarı oturdum. Deniz son kez dalgalandı ve o güneş son kez battı benim için. Üşüsem, grip olsam ne önemi vardı ki yarın sabah ölmüş olacaksam. Bunu bile bile derin derin nefes aldım, soludum son kez martıların kanat seslerini. Gözlerimi kapadım ve düşündüm ağlarken baktığım kilise çanlarını. Gümüş renkli haçı düşündüm, batan güneşin turuncu ışıklarıyla alev alan. Nereye savrulacaktı küllerim ben gidince, hangi ağacın tohumlarını besleyecekti ölü vücudum, kim okuyacaktı en sevdiğim şiiri artık ağlayarak, kim şarapla sulayacaktı mezarımı örten toprağı, hangi fimler izlenecek, hangi kitaplar okunacaktı, kim edecekti son dansını en sevdiğim şarkılarda?  Son dansımı edebilmiş miydim? Yoksa bu daha başlangıç mıydı? Düşünceler derinleşti, her akşam düştüğüm tavşan deliği gibi. Karanlıktı zemini ekmek kırıntılarıyla kaplı tünel ama sonu görünüyordu: Şekerden koskocaman bir ev, alevler içinde. Yaklaştıkça hissettim sıcağı tenimde, çoktan düşmüş müydüm yoksa kötü cadının tepsisine? Ben bunu düşünürken görüntüler bulanıklaştı, ayağımın altındaki zemin bir kükreyişle sallandı. “BİTTİ. BİTTİ HADİSENE. BİTTİ ARTIK.” Bu kadar mıydı? Bu son muydu gerçekten? Ben sesin nerden geldiğini anlamaya çalışarak tünelin ucuna koşarken tavandan düşen kayalarla çıkış kapandı artık yer yön aynıydı. İki uç da çıkmıyordu bir yere. Etrafım dört duvardı, hepsi taştandı. Ses yankılanmaya devam ettikçe inandım gerçekleri söylediğine kabullendim sonumu. Oturdum zemine, açlıktan karnımın guruldadığını fark ettim, aldım yerdeki ekmek parçalarını kemirmeye başladım. Zaten sonum geldiyse gluten intoleransı kimin umrundaydı. Benim için her şey bitmişti ama yankılanan ses vazgeçmemişti, duvarları yıkmaya kararlıydı. Bağırdı ses bağırdı art arda haykırdı o üç kelimeyi: “BİTTİ. ARTIK BİTTİ.” Bakışlarımı tavana kaldırdım, kopan sarkıtları fark ettim. Gözlerimi kapatıp kabullendim. Beynimi delip geçecek sivri kayayı bekledim. O sırada da düşündüm peki kim…

“BİTTİ. BİTTİ. OLUM BİTTİ DİYORUM. KALKSANA KALK. KALK GİDELİM YEMEK YİYELİM BÜTÜN DERS KARNIN GURULDADI ZATEN GARGARGAR. HADİSENEEE!”

Gözlerimi kafamın yanındaki kitapları beyin sarsıntısı geçireceğimden emin olmak ister gibi yumruklayan Eken’in ellerine açtım. Calculus dersiydi, ben yine çizim yaparken uyuyakalmışım. Kafamı kaldırdım bomboş sınıfa ve tahtadaki türev formülü olduğunu tahmin ettiğim birtakım karalamaya baktım. Eken’e baktım:

-Sokayım ya, yine mi uyudum? diye sordum.

-Evet ama zaten bildiğimiz şeyleri anlatıyor. Ben de üç saat twitterda gezdim bomboş, sana imza da attım. Neyse yav hadi kalk da yemek yiyelim, Önderler de labdan çıkmıştır.

-Olur ne yicez?

-Pizza? Ya da şu okulun karşısındaki burgerciyi mi denesek?

-Of ikisini de yiyemem ki ben abi gluten…

-Aman sen de bi daha mı gelcez dünyaya ye işte, yarın ölsen son yemeğin kuru fasuyle pilav olsa mutlu olcan mı?

Düşündüm, olur muydum? Peki ya bugün dünyada son gü-… neyse dedim, vazgeçtim. Güldüm, bunca rastlantıya.

-Valla doğru dedin abi, ara Önderleri  bir pizza yiyek şöyle yanına da bir bira… dedim defterimi çantama sokuştururken ve kapıda beni bekleyen Eken’in yanına koştum. Sırtıma bi şaplak attı “Oooo paşam pek bi keyiflendin hayırdır rüyanda ne gördün?” dedi gülerek. Ben de güldüm:

– Bir film vardı, sonra bir kitap, sonra başka kitaplar, başka filmler, bambaşka yerler… Bambaşka insanlar vardı, aldım hepsini bir masaya oturttum. Bir şişe şarap açtım. Ne sorsam diye düşündüm, vazgeçtim. O anı sadece yaşamayı seçtim. Oturduk şarabımızı içtik, şiirler okuduk, marşlar söyledik, sarhoş olduk, birbirimize gülümsedik bu ilkin son olmamasını diledik ve sonra dans ettik.

Eken’e baktım. Dediklerimden bir şey anlamadığını fark ettim. Açıklamaya giriştim. “Neyse.” dedi. Vazgeçtim. Terasta Önderlerle buluşup pizza yemeye gittik. İçtik eğlendik ve birbirimize fark ettirmeden en kötü günümüz böyle olsun diye dua ettik. Çünkü aslında bu kadar kolay ulaşılıyordu mutluluğa. İşin sırrı, son gününün ne zaman geleceğini bilmemekti. Ve bu yüzden güzeldi yaşamak. Bir sincap gibi…