“Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar.”

Kitabı bitirdiğinizde içinizde Ağrı’ya gitme isteği olması yüksek bir ihtimal. Büyük usta Yaşar Kemal’in yarattığı karakterlerin; Gülbahar’ın, Ahmed’in aşkını yaşadığı yerleri görmek isteyecek belki de oraların havasını solumak isteyeceksiniz. Bu kitap öyle bir etki bırakıyor insanın üstünde.

Kitabın dili, üslubu, seçilen kelimeler, zihninizde yarattığı atmosfer ile sanki siz okumuyorsunuz da yaşlı bir dedenin sesinden dinliyor gibi hissediyorsunuz.

Dönemin ve Doğu’nun gelenekleri hakkında biraz bilgi sahibi oluyoruz. Yaşar Kemal, çocukluğundan beri dinlediği masal, efsane, destan, halk hikayelerinden beslenir, dolayısıyla hepsinden bir şeyler bulabiliyoruz bu kitapta. Mesela evin kapısına gelen atın, üç kez uzak bir yere götürülmesi ve her seferinde tekrar eve gelmesi halinde artık ev sahibine ait olması geleneğini görüyoruz. Atın, ev sahibine Tanrı’dan bir yadigâr olduğuna inanılıyor.

Başkarakterlerden Ahmed’in kapısına gelen bu at, Paşa Murat Han’a ait. Murat Han atını istiyor, geleneği kabul etmiyor. Murat Han bu kitapta Osmanlı Devleti’nin bir temsili aslında. Kitapta Murat Han ve Osmanlı’dan iyi bir şekilde bahsedilmiyor genel anlamda. Ağrı’da yaşayan Kürt beylerinin yiğitlikleri vurgulanıyor daha çok.

Kitabın asıl konusu Ahmet ve Murat Han’ın kızı Gülbahar arasındaki aşk gibi görünüyor ama zindancıbaşı Memo’nun Gülbahar’a olan aşkı daha çok işleniyor ya da okuyucuya daha çok geçiyor Ahmed’in aşkından. Atı vermediği için zindana atılan Ahmed’i, Memo kurtarıyor. Memo’nun yiğitliği, kendini uçurumdan atması hep Gülbahar’a olan aşkından… Memo, bir tutam saç alıyor sevdiği kadından ve kendini korkusuzca ölümün kollarına bırakıyor. Ondan istediği, ona saçını verdiğini hiç unutmaması. Söz veriyor Memo’ya. Sonra Ahmed bunu sorduğunda ısrarla ona bir şey vermediğini söylüyor Gülbahar. Mesela bu saç meselesi de Doğu’da oldukça önemli. Saç, namus anlamına geliyor o dönemlerde ve kadınlar saçlarını evlenene kadar kesmiyor. Bu yüzden bir hayli önem veriliyor ve bunu hikâyenin sonunda da görüyoruz. Gülbahar, Ahmed’i kurtarmak için verdiği bir tutam saç yüzünden sevdiğinden oluyor… Ahmed bunu kabul edemiyor çünkü geleneklere göre bu kabul edilemeyecek bir şey. Ve intihar ediyor… Ağrı Dağı’nın eteklerinde mutsuz bir son bu… Belki de Memo’ya olan sözünü unutup Ahmed’e hiçbir şey söylemediği için Ağrı Dağı’nın lanetini alıyor üstüne. Sevdiği adamı kaybediyor…

Kitabın başında ve sonunda tekrar eden karların eridiği bir bahar vakti betimlemesi ile Yaşar Kemal, ölümden sonraki dirilmeye dikkat çekiyor. Ölüm-hayat dengesinin bir göstergesi bu durum.Sonra romanda sıkça geçen ateş göndermeleri, güneşin doğuşu ve batışı bunlar da hep ölüm ve diriliş miti ile ilgili göndermelerdir.

Ahmed’in Gülbahar’ı affedememesi ve kendini göle bırakarak intihar etmesi ise onun anne karnına geri dönme isteği, dünyadan bıkmışlığının göstergesidir. Çünkü göl imajı, anne karnını temsil eder. Aynı zamanda arınmayı temsil eder. Ahmet o gölde intihar ederken arınıyor, arınmak istiyor dünyadan.

Romanda Ağrı Dağı’nın ululuğundan, öfkesinden, lanetinden bahsedilirken sıkça kişileştirme sanatına yer veriliyor. Ağrı Dağı’nın öfkesi aslında halkın öfkesini simgeliyor. Halkın bir araya gelecek olmasının bir işareti olabilir.

Bu hikâye aslında genel anlamda bir aşk hikayesi gibi görünse de sadece bu değil. Demirci Hüso da önemli bir karakter. Tanrıya inançsızlığı ve asi kişiliği ile tanıyoruz onu. Çok saygı duyulan Şeyh karakteri var. Birçok karakter var ve hepsinin temsil ettiği şeyler var. Üslübuyla, konusuyla dikkat çekici ve okunmaya değer bir hikayedir. Aynı ada sahip bir filmi çekilmiştir.

Abidin Dino’nun çizimleri ile de okuması oldukça keyifli bir kitap.

Her yıl, bahar çiçeğe durduğunda, dünya nennilendiğinde, Ağrıdağının çobanları dört yandan gelirler, kepeneklerini gölün bakır toprağına atıp üstüne otururlar. Bin yıllık sevda toprağının üstüne otururlar. Tanyerleri ışırken kavallarını bellerinden çekip Ağrıdağının öfkesini, sevdasını çalarlar. Ve gün kavuşurken bir ak kuş gelir…