Türkçede Hayvan Hakları ve Etiği Üzerine Genel Bir Kaynakça İncelemesi

Hepimiz. Yani ben, sen, o; bu ülkedeki, başka diyarlardaki herkes… Sokağımdaki kedi, denizdeki balıklar, uzaklardan gelen kuşlar… Meyvesini yediğimiz ağaçlar, nefes aldıran ormanlar… İçtiğimiz su, ana dediğimiz toprak… Hakkı olan herkes. Size hepimizi ilgilendiren bir konudan bahsedeceğim.

Benim bir davam var. Ee bize ne senin davandan demeyin çünkü benim gibi sayısı her gün katlanarak artan binlerce davacı daha var. Ve bu davada herkes müdahil.

Her şey birkaç soruyla başladı.

İnsanın içine bir kurt düşmeye görsün. Her kemirme arkasından bir soru daha getiriyor. O sorunun cevabı olarak başka bir soru, sonra başka bir soru daha… Ta ki en sona bıraktığınız  ve cevabı ancak kendinizin verebileceği en önemli soruya gelene kadar. İnsan bazen ancak bir problemle çarpıştığında ve darmadağınık olduğunda fark edebiliyor nerede olduğunu ve ne yaptığını. Kimi dağılınca hızlıca toparlanıp yoluna devam eder, kimi de dağılanları tek tek toplarken bu nedir diye tekrar tanımlar, yeniden inşa etmeye çalışır. Ben işin amelelik tarafını seçenlerdenim.

Benim çarpışma anım Çin’de yapılan köpek eti festivali haberlerini gördüğümde oldu.

Dünyanın her yerinde bir köpek veya kediyle hayatını paylaşmak gayet normal bir şeydir. Evcil hayvan dediğimiz, evde baktığımız hayvanları, yemek için öldürmeyiz doğal olarak. Ama Çin geleneğinde de köpek eti yemek normal. Hatta eti adrenalin salgılayıp daha lezzetli olsun diye öldürmeden önce köpeği koşturmak veya acı çektirerek heyecanlandırmak bile normal. Köpeğimi severken “Yerim seni ben,” derdim ama hiç gerçekten köpek etini yemeyi düşünmemiştim tabiî. Bana da birçok insan gibi festivalden paylaşılan görüntüler son derece vahşi ve korkunç geldi. Kızdım, kınadım. Ama bu onların geleneğiydi. Kültürlerinin bir parçasıydı. Peki her gelenek veya kültürel eylem her şeyi meşru kılmaya muktedir miydi? Gelenekleri sorgulanamaz mıydı? Akşam yemeğinde tenceremdeki inek eti neydi peki? Başka bir kültürde inekler de evcil hatta kutsal değil miydi? Şimdi Çin’de bütün köpek eti yiyenler ahlâksız ve kötü, sırf bu topraklarda doğdum bazı türleri yemiyorum diye ben daha ahlâklı ve iyi biri mi oluyordum? Hayatımı paylaştığım köpeğimi sevimli, güzel ve sevgi dolu bulduğum için besliyor, öldürmüyordum. Peki ya diğerleri? Sevimli ve sevgi dolu değil mi onlar da? Neye göre bazıları yaşamalı ve bazıları da kullanılmalı veya öldürülmeli o zaman? Bu hakkı kim neye göre dağıtmıştı ve hâlâ dağıtıyor?

Çevre ve doğayla ilişkim, şehirde doğmuş büyümüş her insan gibi sınırlıydı. Sorumluluklarım da ağacı sev, yeşili koru, yerlere çöp atmadan başka bir şey getirmiyordu. Zaten bu uyarılar asıl sorumluları görünmez kılmak için göstermelik çevre duyarlılığı talimatlarından başka bir şey de değildi.

Otuzlu yaşların getirdiği bir sorunsal mıydı bu kafa karışıklığım yoksa can yoldaşım dediğim iki köpekle hayatı paylaşmam mıydı bilemiyorum. Artık cevabı önemli de bulmuyorum. Tek üzüldüğüm bu kadar zaman içinde ancak şimdi ne yediğimi sorgulamaya başlamam.

Gittikçe artan ve çeşitlenen sorularım zamanla iki grupta toplanmaya başladı. Ahlâkî olarak nerede duruyordum? İkincisi biyolojik ve ekolojik olarak hayvanları yemek ve kullanmak zorunluluk muydu yoksa değil miydi?

Neyin sağlıklı neyin sağlıksız olduğunu, hatta neyin doğru neyin yanlış olduğunu bile çoğunlukla televizyondan veya bilgi çöplüğüne dönüşmüş sanal alemden öğrendiğimiz bir çağda elbette kendime daha güvenilir kaynaklar bulmalıydım. Bazı şeyler göründüğü gibi değildi. Hatta özellikle gizleniyor gibiydi.

Buraya kadar tahmin ettiğiniz üzere ben bir veganım. Bir gecede de vegan olmaya karar vermedim. Hatta içime kurt düştüğünde vegan tanıdığım kimse de pek yoktu etrafımda. Tanıdığım tek vejetaryen kişi de et yemekten tiksindiği için vejetaryendi. Çok da etik bir mesele yoktu yani ortada. Hatta itiraf edeyim ben de o vakte kadar et yememe meselesinin kaynağında etik bir melese olduğundan bîhaberdim. Bu konuda hiç düşünmemiştim bile.

Nasıl buldum tam hatırlamıyorum, internette gezinirken sosyal psikolog ve hayvan hakları aktivisti olan Melany Joy’un bir yazısının çevirisine denk geldim. Hayvan sömürüsünün görünmezliğini Karnizim kuramı ile tanımlayıp görünür kılmaya çalışan Melany Joy, bunu şöyle anlatıyordu:

İdeolojiler insanların tavır ve davranışlarını şekillendirecek denli büyük güçleri olan toplumsal inanç sistemleridir. İdeolojiler topluma öylesine gömülüdürler ki etkileri çoğunlukla bilinçsizcedir; bu yüzden sorgulanmazlar.

….

Toplumdaki baskın ideoloji hayvanların etlerini yemenin normal, hatta gerekli olduğunu söylüyor bize. Ancak bu ideoloji için bir isim bulunmuyor. Bu yüzden hayvan eti yemeyi bir seçim olarak değil, hali hazırda bir gerçek olarak görüyoruz. Bu tür bir düşünme biçimi toplumun hayvan eti tüketimini normal, doğal ve meşru bir şey olarak sürdürmesini sağlıyor.”

Bazı geleneklerin hiç de masum olmadığını düşündüğüm sırada Melany Joy’un bu tespiti doğru yolda olduğumu düşündürdü bana.

Devamında Etin Cinsel Politikası kitabını buldum. Başlangıç için okunacak en doğru kitapmış meğer. Bunu, okuduğum diğer kitaplardan sonra fark ettim. Şimdi size severek et tüketen bir mangalcıdan, vejetaryenliğe ve nihayetinde veganlığa evrilme sürecimde okuduğum araştırma türü kitapların bazılarından bahsedeceğim.

Etin Cinsel Politikası – Carol J. Adams

Feministlere karşı bir alerjiniz yoksa eğer, en azından ön yargılarınızı bir kenara koyup okumalısınız dediğim ilk kitap bu.

Carol Adams, 1951 doğumlu Amerikalı feminist ve hayvan hakları savunucusu bir yazar. Dünya çapında tanınmasını sağlayan kitabı da bu, Etin Cinsel Politikası. Türkçe literatürde feminizm ile hayvan hakları arasındaki köprüyü kuran ilk kitap aynı zamanda.

Adams, hayvan hakları hareketini ve feminizmi ezilen ve sömürülen olarak aynı tarafta ele alıyor. Mağduriyetlerinin kaynağını ve hedeflerini tahakküm, yani patriyarkal politika olarak olarak açıklıyor. Fakat kitabın asıl önemli kısmı, patriyarkal politikanın tıpkı hayvan bedeni gibi kadın bedenini de kayıp gönderge ile “özne” olmaktan çıkararak “nesne”leştirdiğini ve sömürüyü nasıl meşrulaştırıp normalleştirdiğini anlatması. Bunu anlatırken geçmişten bugüne verdiği örnek olaylar, dipnotlar muazzam. Daha sonra okumalıyım dediğim çoğu kitabı Adams’ın dipnotlarından bulduğumu da belirteyim. Kendisini feminist olarak tanımlayan yazar, kullanılan feminist metaforların ve söylemlerin aslında iki ezilen olarak aynı tarafta olan hayvan hakları hareketine nasıl zarar verdiğini de gözler önüne koymaktan çekinmemiş. Gerçekten uzun süren bir çalışmanın ve araştırmanın sonucu olarak çok güzel bir kaynak kuram çıkmış ortaya.

Carol Adams’ın henüz Türkçeye çevrilmemiş diğer kitabı Etin Pornografisi’ni de sabırsızlıkla beklediğimi belirtip diğer kitabıma geçiyorum.

Hayvan HaklarıDavid DeGrazia

David DeGrazia, 1989’dan beri George Washington Üniversitesi’nde felsefe profesörü olarak çalışıyormuş. Biyo-etik ve hayvan etiği üzerine uzmanlaşmış. Türkçeye çevrilmiş tek kitabı Hayvan Hakları, Dost Kitabevi yayınları tarafından 2006 yılında basılmış. Kitap, hayvan haklarıyla bağlantılı etik ve felsefî konular hakkında. Her ne kadar yazarı bir akademisyen olsa da kitabın dili çok ölçülü ve yalın. Degrazia kitabına, hayvanların ahlâkî statüsüne yönelik geleneksel düşüncenin temel iki kaynağına değinerek başlıyor. Din ve felsefe. Batı düşünce geleneği ile Batılı olmayan Jainizm, Hinduizm, Budizm gibi başka düşünce geleneklerini, çok kısa ve öz bir şekilde karşılaştırıyor.

Kitabın diğer bölümleri ise insanların ahlâkî statülerinin karşısında hayvanların ahlâkî statüsünü incelerken, şu temel sorulara cevap arıyor: Hayvanların ahlâkî statüleri yahut ahlâkî hakları var mıdır? Eğer hayvanların ahlâkî statüleri yahut hakları varsa, bizim onları, ahlâkî açıdan uygun bir anlamda, insanlarla eşit kabul etmemiz gerekir mi? Hayvanların ahlâkî statülerini, zihinsel yaşamlarını ve çıkarlarını anlama yolunda nasıl bir çerçeve oluşturulmalı? Biyomedikal gelişmeler, deney hayvanlarına verilen zararı haklı çıkarır mı?

Felsefe ilgi alanınızda olsun veya olmasın bu sorular mutlaka aklınıza gelecek sorular ve işte DeGrazia sizin için bunları karşılaştırmalı olarak tartışarak cevaplamış.

Zoopolis – Sue Donalson ve Will Kymlicka

Normalde bu literatürde bulduğum kitapların çoğu en az on yıl sonra Türkçeye çevrilmiş kitaplardı ama bir gün Türkçe olarak yeni basılmış, üstelik yeni yazılmış taptaze bir kitap buldum: ZooPolis.

Sue Donaldson 1962 doğumlu bağımsız araştırmacı ve yazar. Will Kymlicka ise 1984 doğumlu, Queen Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Felsefe bölümünden mezun, Oxford Üniversitesi’nde felsefe doktorasını tamamlamış bir akademisyen.

Bu listedeki kitapların hangi sırayla okunması gerektiği sorulsaydı, Zoopolis’i kesinlikle sona atardım. Ama “mutlaka ve mutlaka okunmalı” dediğim kitapların da en başında yer alırdı. Neden mi?

Zoopolis, aslında hayvan hakları üzerine yazılmış bir siyasal teori kitabı.

Kitap, hayvan hakları savunuculuğunun uzun geçmişine rağmen, küresel perspektifte bugün “Hayvan Hakları Hareketi”nin neden hâlâ çok cılız kaldığı ve önemsiz göründüğüyle ilgili tespitlerle başlıyor. Kitapta ayrıca hayvan haklarına ilişkin ekolojik, refahçı ve temel haklar yaklaşımlarının hiçbirisinin sömürü sisteminde köklü bir değişime neden olamadığını, bunun ancak yeni bir ahlâkî çerçeve geliştirildiğinde mümkün olabileceğini söylüyor. Zaten kitabın amacı da bu çerçeveyi çizmek.

Kitap başlangıç olarak tespit, tanım ve karşılaştırmalardan sonra asıl önemli kısma geliyor. Hayvan hakları teorisinin, evrensel haklara ilaveten çeşitli ilişkisel ve farklılaşmış hayvan haklarını da kapsayacak şekilde genişletilmesini ve tamamlanmasını savunuyor. Bu süreçte insanlarla hayvanlar arasında zorunluluk ve sorumluluk oluşmasını sağlayacak vatandaşlık teorisini ortaya koyuyor. Özellikle evcilleşmiş hayvanları türümüzün neden olduğu zararlardan korumak için yalıtmak yerine, uzun vadeli çözüm arayışıyla insan ve hayvan arasındaki ilişki imkânlarını arıyor.

Kısa vadede ciddi bir değişiklik bekleyecek kadar iyimser olmadığını, hatta dünyayı ahlâkî iddialarla geliştirip değiştiremeyeceğini itiraf eden Zoopolis, insan türünün hayvan sömürmeye olan bağımlılığını azaltıp onların habitatlarını yok etmekten vazgeçmedikçe, bu gezegende hayatta kalamayacağımız bir günün geleceğinden de çok emin.

Hayvanlar için vatandaşlık kelimesi ilk başta kulağa tuhaf geliyor. Fakat vatandaşlık teorisi, evrensel haklar, vatandaşlık hakları, vatandaşlığın işlevi ve uygulamaları o kadar titiz bir şekilde detaylandırılarak incelenmiş ki ikna olmamak elde değil.

Vejetaryenliğin Yararları – Sâdık Hidâyet

Bu kitabı gördüğümde çok şaşırmıştım. Çünkü bu konuda okuduğum inceleme kitaplarının çoğu Batı medeniyetinden gelirken, bu kitap tam ters köşeden, İran edebiyatından geliyordu. Üstelik modern öykücülüğün kurucularından olan Sâdık Hidâyet tarafından kaleme alınmıştı.

Öykü ve romanları dışındaki iki incelemesinden birisi olan bu kitabın bendeki nüshası 2016 yılına ait ve beşinci baskı. Kitabın ilk sayfasında Hz. Ali’ye ait bir epigraf yer alıyor: “Midelerinizi hayvan mezarlığına çevirmeyin.” Sayfayı çeviriyorsunuz ve yazarın “Bu kitapçığı doğruluk ve dürüstlük yanlılarına armağan ediyorum,” ithafıyla selamlanıyorsunuz. Ben de üzerime alınıyorum. Çünkü artık vejetaryenim.

Sâdık Hidâyet kitabının girişinde insan yaşamında seçilen yiyecek tarzının çok önemli olduğunu, çünkü hepimizin yaşam ışığımızı yiyeceklerimizden aldığımızı söylüyor. Yediğimiz şeylerin zihinsel ve bedensel güçlerimiz üzerinde yadsınamaz etkisi olduğunu; bu sebeple de doğal, ahlâkî ve sağlıklı olup olmadıkları gibi unsurlara bakarak yiyeceklerimizi seçmemizi tavsiye ediyor. Diğer bölümlerde de bunun gerekçelerini açıklıyor.

Sâdık Hidâyet hayvanların varoluşları, dünyaya gelişleri, sevinç, şefkat, acı ve ölüm korkusu gibi duyguları ve bilinçleri bakımından insanlarla aynı olduklarını, mezbahada ölüm sırasını bekleyen hayvanları tasvir ederek pekiştiriyor. Ve şöyle diyor; “Ve yine hiç kuşku yok ki, insanlar yedikleri hayvanları bizzat kesmek zorunda kalsalardı, çoğu et yemekten vazgeçerdi.”

Bu konuda okuduğum diğer kitapları, ekseriyetle aklım ve mantığımla okumuştum. Ama Sâdık Hidâyet’in kitabını tamamıyla vicdanım veya gönül gözümle okudum diyebilirim.

İnsan Neden Vegan Olur? – Gary L. Francione ve Anna Charlton

Henüz Vegan değilim fakat artık “Ama bitkilerin de canı var,” cümlesini duymaktan kusmak üzereyim. Sayfalarını karıştırırken içerisinde veganlara da aynı sorunun sorulduğunu görünce kitabı hemen almaya karar veriyorum.

Kitabın yazarlarından Gary Francione, Rutgers Üniversitesi Hukuk Fakültesinde profesör. Francione Türkçede daha çok çevrilen ilk kitabı Hayvan Haklarına Giriş ile biliniyor.

Kitap Türkçede ilk baskısını 2016’da yapmış. Hayvan hakları ve etiği üzerine çoğu kitapta rastlayacağımız üzere, bu kitabın da yazıldığı yıl ile Türkçeye tercüme edildiği yıl arasında ne yazık ki çok süre geçmiş.

Bu kitabı okuduğumda “keşke daha önce okusaydım,” dedim, çünkü etik sebeplerden ötürü çoğunluğun beslenme alışkanlığını reddettiğim için çok taciz edilmiş ve yargılanmıştım. Tıpkı kitaptaki Hiç bir işe yaramayan bahanelere giriş bölümündeki şu sorular gibi:

“İyi ama… Proteini nereden alıyorsun?”

“İyi ama… Hayvanları yememiz Tanrı buyruğu değil mi?”

“İyi ama… Hayvanlar da diğer hayvanları yiyor.”

“İyi ama…Yemediğimiz tüm o hayvanlara ne olacak?”

“İyi ama… Önce insan haklarıyla ilgili meseleleri çözmemiz gerekmiyor mu?”

Kitabın büyük bölümünde biz vejetaryenlere/veganlara küçümseyici ve rencide edici “sözde” soruların cevapları bulunuyor. Ayrıca kitap, çoğunluğun, neden sürüden ayrılıp kendi beslenme tercihini yapan insanlara karşı bu kadar sert ve incitici olduklarına kısa bir açıklama getirip, bu tür tacizlerden korunabilmek için de çok faydalı tavsiyeler veriyor.

Kitabın son sözünde vegan beslenmeye niyeti olanları, çoğunluk tarafından “aşırı” olarak damgalanacakları hakkında uyarıyor ve asıl neyin uygunsuz olduğunu hatırlatmaktan da geri kalmıyor: “Esas uygunsuz olan, bir yandan bazı hayvanları ailemizin birer üyesi olarak görürken, bir yandan da başka hayvanların etine çatal saplamaktır.”

Kafesler Boşalsın -Tom Regan

Tom Regan, Raleigh’da North Carolina State Üniversitesi’nde felsefe profesörü. Ayrıca dünya çapında hayvan hakları hareketinin entelektüel liderlerinden birisi olarak tanınıyor. Kafesler Boşalsın büyük bir merakla ve özümseyip benimseyerek okuduğum kitaplardan birisi. Kitabı satın almadan önce göz gezdirmek için elime aldığımda, ilk sayfada Regan’ın “Bütün dünyadaki kararsızlara,” ithafı çok dikkatimi çekmişti. Çünkü vejetaryendim ve vegan olmak yahut olmamak arasında gelip gidiyordum ve kitabının başında Regan da hayvan hakları savunucusu olmadan önceki kararsızlığını anlatıyordu.

Hayvan hakları savunucularına yönelik çoğu ötekileştirici önyargılardan birisi olan, hayvan severlerin insan sevmediği efsanesine şöyle cevap veriyor: “Her şeyden önce bir insan hakları savunucusu, bilhassa da kendi haklarını savunacak idrak ve güçten yoksun olan insanların (örneğin çocukların ve yaşlıların) haklarının savunucusu olmasaydım, asla hayvan hakları savunucu olmazdım”

Hayvan hakkı savunucularına ilişkin olumsuz imajın yerleşmesi ve beslenmesinde hayvancılık endüstrisinin medyayı, hatta bilim insanlarını kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullandığını ve bu karalamaların devlet politikası gereği nasıl görmezden gelindiğini örnek olaylarla birlikte açıklıyor.

Regan sonuçta bizi kafesleri boşaltmaya davet ediyor: “Hayvanlara iyi davranmak yetmez. zulümden kaçınmak yetmez. Hayvanları ister gıda, ister giyim, ister eğlence ya da araştırma amacıyla sömürüyor olalım, hayvan hakları hakikatinin gerektirdiği şey, kafeslerin genişletilmesi değil, kafeslerin tamamen boşaltılmasıdır.”

Hayvan Haklarına Giriş – Gary L. Francione

Yukarıda başka bir kitabından bahsettiğim hukuk ve felsefe profesörü Gary Francione, Amerika’da hukuk fakültesinde hayvan hakları kuramı üzerine dersler veren ilk kişidir aynı zamanda. Francione de Tom Regan gibi  hayvanları sömürdüğümüz pratikleri kurallara bağlamak yerine -hayvan refahı-, tümüne son vermemiz gerektiğini savunuyor. Dengesi bozuk bir adalet terazisine benzettiği hayvan refahı yaklaşımının hayvanları sömürmeyi meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramadığını, sömürünün ve çekilen acıların devam ettiğini vurgulayan Francione, “insanın hayvanlara uyguladığı muamele her şeyden önce ahlâkî bir meseledir; insanların hayvanlara nasıl davranması gerektiğiyle ilgilidir. Sorulması gereken soru, diğer hayvanları kullanma ve onlara muamele biçimimizin ahlâkî sınırlarının olup olmadığı ve eğer varsa bu sınırların ne olduğu ve bunların nasıl belirleyeceğimizdir,” diyor.

Hayvan Özgürleşmesi – Peter Singer

Peter Singer 1946 doğumlu bir akademisyen.

Hayvan Özgürleşmesi, hayvan hakları ve etiği üzerine en çok bilinen kitaplardan birisi. İlk defa 1975’te yayınlanmış. Endüstriyel hayvan sömürüsü ve zulmünü sansürsüz bir şekilde ve tüm çıplaklığıyla ortaya koyması, yayınlandığı yıl tüm dikkatleri bu kitabın üzerine toplamış. Hatta bazı dergilerde “hayvan özgürleşmesi hareketinin kutsal kitabı” olarak da zikredilmiş.

1975 yılında yazılmış bu kitap Türkçeye yine gecikmeli olarak 2005 yılında çevriliyor ve 2000 adet basılıyor. Ancak on yıl kadar sonra ikinci baskısı yapılıyor. Yazıldıktan otuz yıl sonra Türkçeye çevrilmiş kitabın ilk baskısının ancak on yılda tükenmiş olması, hayvan hakları ve etiği üzerine küresel ölçekte kat ettiğimiz mesafenin azlığını gösteriyor olsa gerek.

Singer Hayvan Özgürleşmesi’ne “eşitlik” kavramıyla başlıyor. Eşitlik talebinin zekâya, ahlâk kapasitesine, fiziksel kuvvete veya bunlara benzer bir özelliğe bağlı olmadığını belirterek ve antik dönemden aydınlanmaya kadar felsefeden örnekler vererek kendi tezini ortaya koyuyor. Kitabın diğer bölümleri işkenceye varan sömürü ve zulmün, laboratuvarlardaki deney hayvanlarından et endüstrisindeki çiftlik hayvanlarına kadar tüm detaylarını sansürsüz ve rakamsal olarak fotoğraflarla birlikte ortaya döküyor. Sarsıcı ve çarpıcı bir kitap.

Ayrıca Peter Singer’ın, “Hayvanlar için eşitlik?” “Öldürmenin nesi kötü?” ve “Can Almak: Hayvanlar” gibi başlıklar altında hayvan-insan-çevre ilişkisi üzerine felsefî bir inceleme olan Pratik Etik kitabına da bakmanızı tavsiye ederim.

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – Yuval Noah Harari

İsrailli tarihçi ve yazar olan Harari kitabının ilk bölümüne “Önemsiz bir hayvan” başlığı atarak şöyle diyor:

“Tarihten çok önce insanlar vardı. Modern İnsanlara benzeyen hayvanlar ilk olarak 2,5 milyon yıl önce ortaya çıktı.”

Çok kapsamlı olan bu kitap için kabaca şöyle bir yorumda bulunabilirim: Bu kitap bana Aydınlanma dönemi felsefesinin yere göğe koyamayarak yücelttiği insan türünün aslında diğer hayvanlardan sadece iktidar hırsı ve aç gözlülüğü sayesinde ayrıştığını gösterdi. Kitabın kalanı  bu modern hayvanın nasıl yükselişe geçtiğini, kendi türüyle beraber çevreyi nasıl tahrip edip kalıcı olarak bozduğunu açıklayan bilimsel ve tarihsel verilerle dolu.

 

SON SÖZ:

Araştırma-inceleme türündeki, kendi kitaplığımdan hayvan etiği üzerine seçtiğim kitaplardan bazılarını sizinle paylaştım. Bunların dışında sabırsızlıkla okumayı beklediğim için henüz yazamadığım kitaplarım da mevcut. Fakat bu konuya derinlemesine dalmak isteyenlere Abdullah Onay’ın “Hayvanlar ve Haklarına Dair Bir Türkçe Bibliyografya Denemesi” başlıklı bloğuna bakmalarını tavsiye ederim.

Bir vegan olarak dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyorum. Sorularım, vicdanım ve aklım beni buraya kadar getirdi. Aslında başlangıçta tüm bunlara kafa yorarken benim ve sayısı gün geçtikçe katlanarak artan diğer veganların, düşünce şeklimiz ve yaşam tarzımızdan dolayı bu kadar dışlanıp aykırı kabul edildiğini elbette bilmiyordum. Ama bilseydim de önemsemezdim açıkçası. Yüksek ahlâkî değerlerine, derin dinî inançlarına veya hatırı sayılır eğitim düzeyleri ve düşünme kabiliyetlerine rağmen, çevremdeki insanlardan “aman canım bitkilerin de canı yok mu?” gibi sığ, kısır, hatta çoğu zaman küçümseyici soruları defalarca duydum. Vegan felsefesinin ve etik görüşünün kapitalist sistemin bir oyunu olduğunu ve bizim buna hizmet ettiğimizi söyleyenler de oldu. Fakat bu soruların veya yorumların hiçbirisi biz insanlar yüzünden öldürülen, işkenceye maruz bırakılan canlıların varlığı kadar gerçek değildi. Hâlâ geçmişin dogmatik ahlâk anlayışıyla yaşayıp bugünün sorunlarını çözmeye çalışmak, bana kusurlu bir düşünce şekli gibi geliyor. Bir zamanlar sırf deri renginden dolayı siyah insanları köle olarak kullanan,  kendilerince “ilkel” dedikleri yerli insanları topraklarından kopararak zorla insanat bahçesi adını verdikleri yerlerde teşhir eden bir medeniyet, bugün bana tıpkı insanlar gibi bir bilinci, hisleri ve duyguları olan diğer canlıları beslenmek, eğlenmek veya giyinmek için öldürmemi söylüyor. Üstelik hiçbirini yapmadan da hayatımı devam ettirebilecek teknoloji ve imkânlara sahipken. Çoğunluk bize marjinal, aykırı dese de tüm araştırmalar ve bilimsel veriler farklı bir geleceğe işaret ediyor. Ben o geleceğin ahlâk anlayışının bugünden farklı olarak daha erdemli ve vegan bir dünya yaratacağına inanıyorum. Hayvanları yemiyorum ve sömürmüyorum derken, amacım asla diğer insanları ahlâksız olarak yaftalamak da değil kesinlikle. Sadece bir zamanlar benim de aralarında bulunduğum karşı taraf ile aramızdaki illüzyon perdesini kaldırmayı arzuluyorum. En azından bu konuyu konuşup tartışabileceğimiz  bir seviyeye gelmek gibi bir hayalim var. Elbette sesime kulak veren olursa…

*Kapak çizimi: Filiz Mungan

Dipnotlar:

  1. https://hayvanozgurlugucevirileri.com/2012/09/27/karnizm-ve-hayvan-yemenin-psikolojisi/
  2. https://hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2017/04/24/hayvanlar-ve-haklarina-dair-bir-turkce-bibliyografya-denemesi/