Yağmurla yumuşayan toprağın kokusunu taşıyordu yüzünde Tinke. “Tırpan”ı hatırladım ister istemez o an. Ulaguş Nine’yi, ne bileyim Irazca’nın o isyanını. Tiyatronun o harikulade büyüsünü hissetim yeniden. Ne de olsa bin bir düş ve hayalin gerçekle buluştuğu yerdeydik.

Tüm sahneyi doldurup oradan izleyicilere akıverdi taşkın bir ırmak olup bir aktrisin sanatıyla yoğurduğu kalbine, yaşanmışlıklarına dokundum usulca. Acılı kadınları gövdelendirmişti hep. Acının her rengine, her tonuna bulanmış kadınları, acının ön sözünü yazmış kadınları.

Tiyatro tek coğrafyası olmuş, bir kimlik koleksiyoncusunu; Elçin Atamgüç’ü dinledim bu defa.

Elçin Atamgüç. Ailesinde ne çok sanatçı var; Toron Karacaoğlu, Avni Yalçın. Daha küçücük bir çocukken kararını vermişti aslında, oyuncu olacaktı. Oldu da. Gün geldi oyunculuğuyla başrollerdekileri gölgeledi. Aslında mesleğinde bir yere geleceğinin ilk işareti “Yıldızlar Altında”ydı. Ama çok daha öncesi var tabii.

Zengin gacoyla evlenmişti Zühre. Yıllar sonra toz, toprak, çamurun kan ve salyaya karıştığı, 9/8’lik hayatların yaşandığı o unutulmuş mahalleye bir sığıntı gibi döndüğünde, Tinke : “Kardeşim yok benim… kardeşim yok!” diye haykırmıştı yüzüne. Tinke bir başına tragedyaydı o an. Tinke o güne kadar yaşanmış bütün acılar, bütün ölümlerdi aslında. Bütün ayrılıklardı. Ve bütün vazgeçişler…

Anneanne, dede, dayı, teyzesinin yanında geçmişti ilk çocukluğu Elçin Atamgüç’ün. Altı yaşındayken anne babasıyla aynı çatı altında yaşamaya başladığında, güvensizlikleri vardı. Isınamamıştı yeni düzene pek. İçine kapandı, hayallere bıraktı kendini. Ufacıktı zaten, bir damlacıktı, yüreğiyse koskoca, düşleri uçsuz bucaksız. Yabancı hissetti kendini en çok. “Seni çingenelerden aldık…” sözüne inandı giderek. O kadar yalnız, o kadar tek başınaydı ki iç dünyasında ve belki bir o kadar da yaralı. Kırılgan.

Ortaokul yıllarında Edirne’de Halk Eğitim Tiyatro kursunda buldu kendini, bir çıkış noktası. Acaba, belki, evet kesinlikle tiyatrocu olacaktı. Bir gün mutlaka!

“Hayır,” dedi babası.” Hayır, unut sahneyi, otur oturduğun yerde!”

Ve bir mektup yazdı babasına. Sıradan bir ev kadını olmayacağını, İstanbul’a gidip konservatuvarda okumak istediğini, özlemlerini, hayata dönük planlarını tek tek anlatan bir mektup…

Artık konservatuar tiyatro bölümü öğrencisiydi. Engelleri yıkmış, başarmıştı. On dokuz yaşındaydı ve aşık oldu. Evet, aşık oldu. Ya evlilik ya tiyatro… Zaten öğrenimine devam etse de sahneye çıkması zordu. Hatta tümüyle olanaksızdı. Dedim ya, sadece on dokuz yaşındaydı ve “hiçbir şeyin insan sevgisinden daha önemli olmadığı”na inanmıştı. (Yoksa Sait Faik mi girmişti kanına : “Her şey bir insanı sevmekle başlar”, dediği için?)  Konservatuvarı, babasının tüm itirazlarına karşın bıraktı. Seneler, çok seneler sonra, bir iç ödeşme anında “Eğer gerçekten çok isteseydim bırakmazdım, devam ederdim, demek çok istememişim,” dedi kendi kendine. Gülümsedi.

Ve tam on iki yıl tiyatronun adını anmadı, oyun bile izlemedi. Kaçtı, saklandı adeta, yoksaydı içinde dalgalanan suları. Yutkundu. Geçiştirdi. Sadece bir kez; “Kuşlar”a gitti. Hümeyra, İsmet Ay, Osman Görgen ve dönem arkadaşlarını garip bir ruh haliyle seyretti. O alkışlar, sanki geç mi kalmıştı? Sil baştan… Hem elde kalanlarla yeni, bir hayat kurulabilir miydi? Korkuyor muydu, belki. Cesurdu aslında, kendine güveniyordu. Fakat o kararsızlık. Kabul edelim ki, acı dolu bir süreçti bu. Dibe en çok vurduğu, kabuğu kırık ıstakoz gibi yaşamaya çalıştığı zaman durmuş gibiydi. Ev işleri, mutfakta soğan doğrama bahanesiyle özgürce akıtılan pişmanlık gözyaşları… Evet, pişmanlık!

1999 yılı. “Aşk-ı Memnu”da Hizmetçi Nesrin rolüyle kendini sahnede buldu Elçin Atamgüç. Ayhan Kavas, Alev Oraloğlu, Sevinç Erbulak, Selma Kutluğ, Tarık Günersel, Salih Sarıkaya ile aynı kadroda birleşti isimleri. “Aşk-ı Memnu”da yaşar kıldığı persona ile bir anda dikkatleri çekti. Artık geçen seneleri telafi etme zamanıydı. Durmak, geriye bakmak yoktu.

Yalçın Boratap, Toron Karacaoğlu ile “Önce İnsan”, ardından sinirli, dediğim dedik bir okul müdiresini canlandırdığı “Haydi Mars’a Gidelim” adlı çocuk oyunu.

Genç Günler için hazırlanan “Seneye Bugün”o kadar beğenildi ki, ana repertuvara alındı ve tam üç sezon Cep Tiyatrosu’ndan, büyük salonlara hep kapalı gişe oynadı. Seyircinin ilgisi muhteşemdi…

Aslında zor günlerdi ve iyi ki tiyatro vardı. Onaran, var eden tiyatro.

“Yıldızlar Altında Cinayet” yine üç sezon devam etti. Başarmıştı, güçlüklerin üstesinden gelmişti. “Yaban Ormanı”nda Candan Sabuncu, Atacan Arseven, Murat Garipağaoğlu, Defne Gürmen ile sahne aldı. ‘Evde kalmış geçkin hizmetçi’ kompozisyonunda gösterdiği başarı adeta “Hedda Gabler”deki Berta için bir tür ön provaydı, kim bilir?

Ve 2007 yılı. “Bernarda Alba’nın Evi”. Angustias rolünde muhteşem bir performansa daha imza atıyor ve içgüdülerine, cebinde biriktirdiklerini de katarak Angustias’ı tüm sahiciliğiyle sahneye taşıyordu. Angustias gerçekte Tinke’nin habercisiydi. (Ve bir not; Elçin Atamgüç’ün Angustias yorumu seneler sonra da hep hatırlanacak, biliyorum. Bir replik kalmış aklımda: “Mutlu olmam gerekiyor ama değilim.”

“Çiçek Prenses” adlı çocuk oyunu ve “Hedda Gabler”. Ötelerde bir yerlerde “Yıldızlar Altında” adlı yedi bölümlük televizyon dizisi.

Tiyatroda Angustias, Berta ve “Hıdrellez” de yaşar kıldığı Tinke. O iliklere işleyen, o Elçin Atamgüç’ü için “Daha önce nerelerdeydi bu oyuncu”, diye düşünmemize yol açan Tinke tiplemesi.

İtiraf edelim, horlanmış, öteki sayılmış insanların yaşadıkları mahallelerden birinde buluvermiştik kendimizi. Silme acı vardı burada. Silme yalnızlık, keder. Bela vardı. Aksak ritme eşlik eden aksak hayatlarla yüzleştik bir anda. 9/8’lik kalp vuruşları. Acı ve hüznün iç içe geçtiği, birbirinde çoğaldığı o dans. Elçin Atamgüç’ü sanatında doruğa ulaştıran, o eşsiz yorum.

“Shakespeare”, “Geç kalanlar” ve 2018-19 Tiyatro Sezonuna bomba gibi düşen “Can Yeleği”nde, yine doruktaydı Elçin Atamgüç.

Bir anı:

“Hıdrellez” de, kız kardeşi rolündeki Nergis Çorakçı’yı öfkeyle sarsarken, Çorakçı’nın peruğunun kaydığını fark eder, Elçin Atamgüç. Bir an duraksar ve peruğu hırsla çekip “Bunun için mi gittin?” diye haykırır. Salon alkıştan yıkılacaktır neredeyse.

“Hiç pişman olmadım bu mesleği seçtiğim için… En büyük kabusum mu, ya başka bir iş yapıyor olsaydım şimdi, tiyatro olmasaydı… Hayatımdaki eksikleri tamamladım tiyatroda, kendimi onardım, var ettim… Düşünsene tiyatro dışında, hangi meslekte olmak istediğin her şeyi olabilirsin ki ?”

Buğulu bir cama ilk ne yazarsın, diyorum. Hiç düşünmeden umut, diyor. “Umudunu kaybettiğinde bitersin çünkü…” diyor. Bir tılsımlı sözcük var hayatında. Dört harfli bir sözcük bu: Kuçi.

“Yaşamımın anlamını bütünleştiren bir sözcük diyelim. Umudun kapıları biliyorum ki bu sözcükle açıldı sonuna kadar ve bir daha hiç kapanmayacak…”

O Hıdrellez sabahı, dilek keselerinden biri bana uzatıyor Tinke. Gözleri yaş içinde… 8/9’luk ritim bu defa içimi kanatmakta, keseden çıkan kağıdı okuyorum: “Sadece tiyatro olsun…”