“Savaşın sonunu sadece ölüler görür, ” der Platon. Tüyler ürpertici bir gerçeğin yüzümüze bir tokat gibi vuruşudur bu söz.

Savaşlar, dönem dönem şiddeti azalsa da, şekil değiştirse de, farklı hayatları yerle bir etse de insanlığın acı ve karanlık yüzü olmuştur daima.

Umudun ve yenilginin arasına sıkışmış bedenlerdir savaşın acı yüzünü taşıyanlar. Bulundukları  coğrafyada tekrar kendilerine yer bulabilecekler midir yoksa sonsuzluğa mı uçacaklardır; bilmezler, bilemezler.

Alman yazarı Martin Kessel’in bir kitabında şöyle der; “Savaşın kolları uzundur. O kadar uzun ki, savaş bittikten sonra bile kurbanlarını alıyor.” Savaştan kurtulmuş çocuk ve hatta yetişkinlerin yaşadıkları travmalar hiçbir zaman atlatılamaz. Bunu ancak yaşayanlar bilir.

Oysa yangın yerine dönmüş bu yeryüzünde, bir avuç toprağı paylaşamayanların dünyasında hepimiz aynı gökyüzünü paylaşmıyor muyuz? Güneşe,umuda, barışa hasret.

Savaşıların esir aldığı çaresiz, kimsesiz hayatlar fotoğraflara nasıl yansır? Sontag’ın deyimiyle: “Başkasının acısına” nasıl bakılır? Bu sorular ile yaşamın acı yüzünü objektifine alan efsanevi foto muhabiri ve Magnum Photos’ın kurucularından David Seymour, diğer adıyla CHIM, 20. yüzyılın en unutulmaz fotoğraflarından bazılarını üretmiştir.

Seymour, Varşova’da 1911 yılında Yidiş (Almanca, İbranice ve Slav dilleri karışımı bir dil) kitapları basan Yahudi bir babanın iki oğlundan biri olarak David Syzmen adıyla dünyaya gelmiştir. ‘Chim’ lakabıyla tanınan Seymour, önce Lepizig’de kitap basımı üzerine eğitim almış; daha sonra, kimya ve fizik eğitimi almak üzere Paris’e Sorbourne Üniversitesi’ne gitmiştir. Ailesinin ekonomik durumunun bozulması üzerine foto muhabiri olarak çalışmaya başlamıştır.

1936-1938 yılları arasında süren İspanyol iç savaşında çalışmış, 1947 yılında Robert Capa, Henri Cartier-Bresson ve George Rodger’la Magnum fotoğraf ajansını kurmuştur.

Seymour’un foto muhabiri olarak çalıştığı dönemde, onu en çok çocukların yaşadığı acılar etkilemiştir. Seymour, çektiği fotoğrafların yarattığı etkiler sebebiyle II. Dünya Savaşı devam ettiği sıralarda UNICEF tarafından görevlendirilmiş ve savaşın en masum, en korumasız mağdurlarını çektiği fotoğraflar ile tüm dünyaya yansıtmıştır.

Sanatçı; Avusturya, Yunanistan, İtalya, Macaristan, Polonya, İspanya, İsrail gibi ülkelerde çatışmaların arasında kalmıştır.  Ruhsal yönden çökmüş ve fiziksel travma geçirmiş bir çok çocukla  karşılaşmıştır. Kamplara kapatılmış, aç bırakılmış, tecavüze uğramış, ailelerinden uzaklaştırılmış çocukların yüzlerindeki, yüreklerindeki en derin yaralara tanıklık etmiştir.

Seymour’un en ürpertici portrelerinden biri Tereska’dır.  Nazi kampından kurtarılan Tereska, yaşadığı travma için özel bir tesise yerleştirilmiştir. Nitekim sanatçı Tereska’nın fotoğrafını çekerken “ Evinin resmini çizer misin ”  sorusu karşılığında, tahtayı karalayan bir kız çocuğunun ötesinde başka şeyler görmüş: “Fotoğrafa baktığımda; donuk, boş bakan gözler ve yüzüne sinen korku içerisinde dehşete düşmüştüm.” diyor. 

David Seymour, 1942 yılında Nazi baskısından kurtulmak için soyadını değiştirerek Amerikan vatandaşı olmuştur. Kendi hayatı acılardan uzaklaşsa da ailesi Naziler tarafından öldürülmüştür.  Sanatçı, hayatın en acı karanlığında yok olan bedenlerin yansımalarını bize aktarırken, kendisi de trajik bir biçimde, 1956 yılında İsrail-Filistin savaşını görüntülerken vurularak öldürülmüştür.

Şimdi Seymour’dan geriye çektiği fotoğraflara baktıkça, yüreğimize işleyen bir acının sessiz çığlıkları kaldı. Siz de bakın; duyacaksınız.

Barış hükümlerin en güzelidir.

Barış, umut ve sevgiyle kalın.