1980’lerde New York sokaklarının tozunu dumana katan sanatçılarından Jean Michel Basquiat, bugün sanat tarihinin tozlu sayfalarına attığı küçük bir imzanın ardında, sanat piyasası ile içli dışlı olduğu sekiz yıl içinde büyük yaşanmışlıklar biriktirdi.

22 Aralık 1960’ta, Porto Rico’lu bir annenin ve Haiti’li bir babanın çocuğu olarak Brooklyn’de dünyaya gelen Basquiat’ın çocukluğunda sanata yönelmesinde en büyük destekçisi annesi oldu. Yedi yaşındayken geçirdiği bir kaza yüzünden hastanede yattığı sırada annesinin dikkatini dağıtması için verdiği “Gray’s Anathomy”nin bir kopyası, onun ilerleyen dönemlerde sanatını oldukça yoğun bir şekilde etkiledi. Basquiat’ın annesinin akıl sağlığı yerinde olmadığından, er ya da geç bir akıl hastanesine yatmak zorunda kaldı ve bunun da etkisi ile zorlu bir çocukluk geçiren Jean Michel ise uyum sağlayamadığı okulu 17 yaşında bırakarak sokaklarda yaşamaya başladı. Dönem toplumunun da bununla ilgili en erken anısı, Tompkins Meydanı’nda bir kutu içinde yaşamış olmasıydı. Basquiat, bir bakıma modern zamanların Diyojen’iydi.

Sokaklarda yaşamaya başlamasıyla birlikte “Bu şehir beni mahvediyor” diye betimlediği New York’un sevimsiz sokaklarında SAMO © karakterini yarattı. Yetenekli çocukların okuduğu ve deneysel bir eğitim kurumu olan City-As-School’da tanıştığı Al Diaz ile yarattığı karakter SAMO, “Same Old Shit”ten esinlenilerek yaratılmıştı. New York’un çeşitli çıkmaz sokakların duvarlarında karşılaşabileceğiniz hicivli graffitiler ile filizlendi Basquiat’ın sanatı.

Henüz bir sanatçı olarak tanınmadan önce, bir kafede garson olarak çalışan Gina ile karşılaştığında, masalardan birinin üzerine Gina’nın resmini yaptı. Bu hareketi nedeniyle kafeden kovulsa da Gina ile ilişkilerinin başlamasını sağlamıştı. İlhamını biraz da  Gina’dan aldığını söyleyebiliriz çünkü Gina da tıpkı Basquiat gibi resim yapmaktan zevk alıyordu ve bir sanatçı olmak istiyordu. Henüz yıldızı parlamadan Jean Michel ile birlikte geçirdiği onca zamanın ardından kendi sanatı ile ilgili yüzleşmeleri Gina’nın canını yakmıştı çünkü Jean Michel’in sanatı, etrafındaki herkes gibi onu da büyülüyordu.

Sanat yolculuğunun henüz başlarındayken, dönemin birçok sanatçısı gibi ürettiği sanat eserleri ile kalacak yeri karşılamaya çalışıyordu Basquiat. Yaptığı resimlerin kimi mal sahipleri tarafından belli bir süreliğine kira bedeli olarak duvarlarda sergilenmesine karşılık bu süre boyunca barınabileceği bir odaya sahip oluyordu.

Andy Warhol ile hikâyesi ise henüz sokaklarda yaşadığı ve ünlü olmadığı dönemlerde başlamıştı Jean Michel’in. Bir gün bir sokakta tesadüfen denk geldiği Warhol’u takip ederek, onun da olduğu restorana doğru endişeli adımlarla ilerledi Basquiat ve cesaretini toplayarak gözü pek bir şekilde yaptığı kartpostalları Warhol’a satmak istedi. Bu kartpostalları çok beğenen Warhol, birkaç tane satın aldı fakat birkaç yıl içinde kendisinin en yakın arkadaşı ve aynı zamanda en büyük rakiplerinden biri olacak Jean Michel Basquiat ile konuştuğundan bihaberdi.

Basquiat’ın bir sanatçı olarak keşfi ise, sanat eleştirmeni Rene Richard’ın New York’taki bir partide sanatçının tesadüfen orada bıraktığı bir eserinden büyülenmesiyle gerçekleşti. Uzun zamandır arzuladığı bu keşfin hayali ise sanatının yalnızca doğru zamanda, doğru yerde, doğru insan ile karşılaşmasıyla gerçek oldu ve Basquiat, Rene Richard’ın yardımıyla 80’ler Amerika’sının sanat camiasında bir yıldız haline geldi. Bu keşfin ardından açılışlar, sergiler, müzayedeler ve röportajların ardı arkası kesilmedi. Neredeyse bütün eserleri her sergi sırasında oldukça yüksek fiyatlara, dönemin burjuvaları tarafından satın alınıyordu. Basquiat, sanat camiasının Amerikan Rüyası’nı avuçlarının içinde tutuyordu.

Biraz dönemin sanat camiasından söz etmenin, Basquiat’ın önemini anlamada daha büyük kolaylık sağlayabileceğini düşünüyorum. 80’ler Amerika’sında, sanatın yalnızca sanat hamileri için üretimine karşı çıkarak ‘yaratım’ sürecine önem verilen akımlar ortaya çıkmışsa da eninde sonunda varılan nokta yine karşı çıktıkları ideolojinin kendisi olmuştu. Yani dönemin sanat üretimi yalnızca sanatın yaratım sürecinin önemi göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmişse de, milyon dolarlara satılan tablolar ülkenin zengin ailelerinin duvarlarını süslüyordu ve bu algı, o günden bugüne neredeyse değişmedi. Üstelik, her farklı sanatçı tarafından birbiri üzerine bir şey eklenerek ilerleyen fakat temelde Klasik Yunan sanatına dayanan bir sanat döngüsünün de ötesinde, yeni bir şeylerin, özgün üretimin arayışına girmişlerdi.  Böyle bir dönemde yükselişe geçen sanatçılardan birçoğu ise özgün yaratımlarıyla sanat dünyasında ayakta kalabilmişlerdi. William Burroughs, Patti Smith, Bob Dylan ve nicelerinin en parlak dönemlerinden bahsediyoruz burada. Sanatçılar birbirlerinin sergi açılışlarına, konserlerine ya da gösterilerine gitmenin de ötesinde kimi kafe ve barlarda bir araya geliyor, sanat ve felsefe üzerine hararetli sohbetler yapıyor ve birbirlerini ideolojik ve sanatsal bağlamda etkilemekten de geri kalmıyorlardı.

İşte Rene Richard ile tanışması, böyle bir sanat dünyasının kapılarını aralayarak herkesi şaşırtan bir ihtişamla döneme damgasını vuran Jean Michel Basquiat’ın hayatında bir dönüm noktası oldu.  Fakat çevresindeki insanlar ile arasındaki ilişki, Rene aracılığıyla kazandığı ün ile orantılı olarak kötüye gitmeye başladı. Basquiat’ın ünü arttıkça hareketlerindeki ve yaşam koşullarındaki değişiklik, birebir ilişkilerine de yansır hale geldi ve Rene için yaptığı bir resmi, bir açılışta başkasına sattı. Bu durumla uygun bir şekilde başa çıkamayan Rene Richard ise çözümü sanat piyasasından kendi kabuğuna çekilmekte buldu. Tanrı’nın yalnızca bir bedenden ibaret olan Adem’e bahşettiği ruh gibi, Basquiat’ın var olan sanatsal yeteneğine popüleriteyi bahşeden Rene’nin bu girişimi, bilgelik ağacından yenen yasak meyve ihaneti ile son bulmuştu.

Jean Michel, Ekim 1982’de sanat simsarı Bruno Bischofberger sayesinde nihayet yakın ilişkiler kurma şansı elde ettiği ve kendisinden o dönemlerde oldukça fazla söz ettiren Andy Warhol ile tanıştırılma fırsatı kazanmıştı. Bischofberger, Basquiat’ı Warhol’un fabrikasına götürdü ve birkaç polaroid çekiminin ardından Basquiat atölyesine geri döndü. Sanatçı, aynı gün içinde atölyesine döndükten sonra yaptığı bir resmi yeniden Warhol’a götürdü ve bu kadar sosyalliğe rağmen bu resimleri yapacak zamanı nasıl bulduğu ile ilgili soruları cevaplamış oldu. Basquiat’ın hızı, Warhol’u kıskandırmıştı fakat tabi ki Warhol’un tek kıskançlığı bu değildi. Warhol’a göre, Basquiat dönemin en iyi ressamlarındandı.

Birbirlerinin fikir dostu olmuşlardı fakat bu durum, dönem medyası tarafından “Andy Warhol, Basquiat’ı sanatı için kullanıyor” şeklinde yansıtıldığından ikilinin arası oldukça açılmıştı. Bu durumun getirisi olarak Warhol – Basquiat dostluğuna ürkütücü bir soğukluğun hâkim olduğu bu dönemde Warhol’un ölümü ise sanatçıyı oldukça derinden etkilemiş ve hem aynı sanat camiasını paylaştığı hem sanatından ilham aldığı hem de yakın dostluk kurduğu arkadaşını kaybetmesi Basquiat’ı başladığı yere geri dönmeye itmişti.

Bununla birlikte, rastgele bir kadın ile aldatıldığını Basquiat’ın sergi açılışında öğrenen Gina ile sanatçının ilişkisi son bulmuştu fakat bu ayrılık, iki tarafı da derinden yaralamıştı. Ayrılıklarının ardından Gina’ya büyük özlem duyan ve suçluluk hisseden Basquiat ile görüşmeyi kabul eden Gina, Rene Richard’ın şiirlerini kitaplaştırmasına yardımcı oluyordu, bir süre sonra da Colombia’da tıp okumaya gidecekti. Basquiat’ın sanatındaki başarısının bir sonucu olarak, kendi sanatında yetersiz olduğunu düşünen Gina bunu “Anladım ki gerçekten kötü bir ressamım” diye dile getirdi. Jean Michel Basquiat’ın hayatına giren kadınlardan en bağlı olduğunun Gina olduğu biliniyor.

Kendi içinde yaşadığı dönüşümlü ruh hallerini sanatına yansıtma konusunda oldukça başarılı bir sanatçıydı. Otoportrelerinde yansıttığı kompleks ruh halleri onun resimlerinin algılanmasında izleyiciye zorluk çıkartıyordu. İntikam için yanıp tutuşurcasına hırslı ve kızgın görünen bir adamın gözlerinde kızgın olduğu kadar kırgın ve buruk bir adam görebilirdiniz. Resimlerinin bir Rönesans tablosu gibi geleneksel donelerden oluşmaması, Basquiat ile ilgilenenleri resimlerinin sembolizmini çözmeye mecbur bırakmıştı haliyle.

Basquiat’ın sanatı, alışılagelenin dışında nitelikleriyle adlandırılma konusunda çeşitli tartışmalara sebep olmuştu. Resimlerinde kompozisyonu değerlendirişi, sanatının başlangıç evresini oluşturan graffiti temelli kurguya dayandırılırken kullandığı figürlerin primitif olarak adlandırılan kaya resimlerinde rastladığımız en ilkel resim örnekleri ile benzeşmesi ise Haiti ve Porto Rico’ya dayanan kökeni ile bağdaştırılırdı. Üstelik birbirinin tekrarı olacak şekilde, üst üste yaptığı boyama teknikleri gibi nitelikleri ise kent duvarlarında üst üste yapıştırılmış afişleri anımsatıyordu. Bu durum onun sanatını değerli kılan şeylerden biriydi çünkü bu primitif sanatı anımsatan tarzını, New York gibi bir metropol kentinin benliği ile bütünleştirebilmesi ilgi çekmişti.

Cazdan tutun, Afro-Amerikan olgulara, çizgi karakterlere, siyahi sporcuların ‘Amerikan’ tadında para ve ticaret sembolleri katına yükselmesine dek her şeye referans görülebilen bu özgün yaratım, Neo-Primitif gibi kategorilere indirgenmeye çalışılmıştı. Basquiat’ın sanatında yazı ve kelimeleri, resim sanatının bir parçası haline getirmesi oldukça ilgi çekmişti çünkü yeni bir şeydi bu, merak edilen bir şeydi. SAMO kimliğiyle New York sokaklarının duvarlarına yaptığı graffitilerin ardındaki bilinmezlik, yerel medyayı oldukça meraklandırmıştı ve SAMO’nun kimliğini belirlemenin peşine düşmüşlerdi. Rene Richard ile birlikte toplumun sanat camiasında tanıdık bir yüz olmaya başlayan Basquiat’ın, New York duvarlarındaki hicivli graffitilerin yaratıcısı olmasının öğrenilişinin ardından dünya medyasının yeni bir görevi vardı: Tüm dünyaya tanıttıkları SAMO’yu kalemlerinden dökülen mürekkeplerde boğmak. Çünkü, fırçayı tutma konusunda dahi becerisi olmayan ve eğitim almamış siyahi bir sanatçının yaşamı bu kadar ederdi.

Jean Michel Basquiat’a medya tarafından yapılan çokça saldırıdan ilki, onun sanattan çok popülerite sevdalısı olduğu üzerine atılan iddialardı. Fakat sanatçıyı en çok etkileyeni Andy Warhol ile arasındaki iletişimi zedeleyen “Warhol’un Kuklası” nitelikli eleştiri yazıları oldu ve bunu takiben de Amerika gündeminden hiç düşmeyen ırkçılık meselesini gündeme getirdiler. Bir röportaj sırasında Basquiat kendisine sorulan “Kendini bir ressam olarak mı görüyorsun yoksa siyahi bir ressam mı?” sorusuna “Ben onlarca renk kullanıyorum, yalnızca siyah değil.” Diye cevap vermişti.

Hayatı boyunca popüler olmanın nasıl hissettireceğini merak etmiş ve bunu tatmak için yanıp tutuşmuş bir sanatçı olmasına rağmen, popüleritenin yükünü sırtlanabilenlerden olamadı. Bunun sebebi ise, hızlı bir şekilde giriş yaptığı bu ‘entelektüel’ çevrenin aslında sanatın imgesel yönü hariç tüm nesnel ve ticari nitelikleriyle ilgileniyor olmasıydı. Sanat dünyasının iplerini sıkıca kavramış olan medyanın yarattığı bu keşmekeşten, kargaşadan ötürü gün geçtikçe daha da çok tükenmiş hisseden Basquiat, Warhol ile bir konuşması sırasında şöyle demişti:

“En başta hiç kimse bunu yapabileceğimi beklemiyordu. Başardığımda ise dediler ki ‘Tamam, ama arkasını getiremez’. Şimdi kendimi öldürdüğümü falan söyleyip duruyorlar. Ama sonra kendimi düzelttiğimde de ‘Sanatı öldü’ diyecekler.”

1980’lerin Amerika’sındaki neredeyse sanatçı gibi, Basquiat da uyuşturucu batağına düşmüştü ve bundan kaynaklı çeşitli deri anomalileri yaşıyordu. Derisi konusunda yaşadığı sağlık sorunları gitgide daha da rahatsız edici bir hal almaya başlamıştı. Uyuşturucuyu bir süreliğine bıraksa da Warhol’un ölümünün ardından yaşadığı psikolojik bunalım onun yeniden uyuşturucunun kollarına düşmesini tetikledi. Jean Michel Basquiat oldukça kısa bir süre sonra, 27 yaşındayken 12 Ağustos 1988’de yüksek doz eroinden hayatını kaybetti.

Bir sanatçıyı, sanatından vazgeçirecek kadar güçlülerdi ve hiç durmadılar. Toplumu Jean Michel Basquiat ile tanıştırarak bir hayali gerçeğe dönüştürenler, onun üst üste dizdiği tüm taşları tek hamlede yıkmaktan hiç çekinmediler. Tüm bunlar sekiz yıl boyunca yaşandı ve bunu takip eden iki yılda unutuldular. Sanatındaki özgün nitelikleriyle hiçbir kaba sığmayan, sığdırılamayan sanatçı Jean Michel Basquiat, adeta bir yıldırım gibi birden varlığını hissettirip birden yok oldu sanat camiasında. Basquiat, bir jenerasyonun Deja Vu’sudur.

 

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.