“Mimar antik dönemin değil doğanın kölesi olmalıdır.”

                                                                               Étienne-Louis Boullée

Mimarlık, sanat tarihi, arkeoloji gibi alanlarda bilgi, hesaplama ve buluntuların da ötesinde bir şeye ihtiyaç duyulur: hayal gücü.  Devrim yaratan mimari yapıları bu kadar önemli yapan şey, mimarların hayal gücünün en derin köklerinden beslenmeleri olmuştur.

Her zaman dünya sanat tarihinin pozitif – negatif – pozitif – negatif şeklinde ilerlediğinden bahsetmişimdir. Sanatta estetiğe yalınlıkla ulaşmak, aşırılıkla ulaşmak, sonra yeniden yalınlıkla ulaşmaya çalışmak üzere yeni ideolojiler geliştirilmiştir. Fakat sanatçılar bir yerden sonra aşmaya çalıştıkları sanatsal ideolojileri tekrar ettiklerinin farkına varınca, yeni bir şey yaratmaya çalışmaya başlamışlardır ki bu da zincirin kırıldığı yerdir aslında. Bu zincirde, Boullée bir Neo – Klasik mimar olarak görülebilir fakat sanatçının bunun da ötesinde bir şeylerin peşinde olduğundan bahsedeceğiz bugün. Fakat önce Étienne-Louis Boullée kimdir, bunun üzerine biraz laflayalım.

Étienne-Louis Boullée, 1728 yılında Paris’te dünyaya gelmiştir. 1762 yılında ise Académie Royale D’architecture’ye kabul edilmiş ve Büyük Frederick olarak da bilinen II. Frederick tarafından baş mimar ilan edilmiştir. İnşa ettiği birçok konut bugün varlığını sürdüremese de, bilinenlerin en ünlüsü Paris’te konumlanan Hotel Alexandre’dir.

Neo – Klasik mimariyi tanımlamak oldukça kolaydır çünkü antik dönemden kalan yapıların birçoğu günümüzde harabe halindedir. Özellikle 18. Yüzyıl mimarlığını büyük çapta etkisi altına alan Neo – Klasik mimarlıkta; mimarlığın özü Klasik Yunan mimarlığında aranmış ve bu mimari tarzın elemanları kullanılmıştır. Fakat birçok araştırmacıya göre “Neo” olarak gelişim gösteren tarzlar, birçok mimari eserde yalnızca taklit olmanın ötesine geçememiştir maalesef. İşte bu karmaşada, masif doğasıyla 18. Yüzyılın kütlelerine meydan okuyan tasarımlarıyla Boullée farkını gösteriyor aslında.

18. yüzyılda gelişen Rokoko karşıtı mimari tasarımlar aslında Étienne-Louis Boullée’nin eserlerinde de görülebiliyor. Üstelik Boullée neo-klasik mimariyi yalnızca mimari elemanları taklit etme olarak düşünmemiştir. Klasik Yunan mimarlığının mantığını kavramıştır aslında, çünkü antik devirlerde gelişen bütün mimari elemanlar belirli ihtiyaçlar doğrultusunda geliştirilmişti. İhtiyacın dışında elemanların aşırısından kaçınılmış, var oldukları formlarıyla “güzel” olanı vermek istemişlerdir. Étienne-Louis Boullée de aslında tasarımlarında bizlere bu sadeliği sunmaya çalışmaktadır.

“Parçaları kaynaştırıp, birbirine eklemleyerek diğer yanındaki unsurlara akışını sağlayan ve böylece organik bir birleşmeyi mümkün kılan süsleme örgüsüyle birlikte Barok mimari kompozisyon sistemini reddeden genel akıma iştirak etmiştir.”

 

Yapıdaki sadelik, Barok mimarlığın tam tersini yansıtacak şekilde verilmiştir aslında. Barok mimaride kesişerek izleyiciyi bir kaosa sürükleyen hacimler yerine birbirini formlarıyla tamamlayan ve dengeyi bozmayan bir kütle tasarımını tercih etmiştir.

Newton Anıtı

Isaac Newton için tasarladığı anıt hiç gerçekleştirilemeyecek kadar masif bir kütleye sahipti; dönemin bütün sınırlarının dışında kalan ve hiçbir kaba sığdırılamayan bir kütle. Dış cephe yerküreyi, iç mekân ise dış kabuk üzerine açılan deliklerle sanki yıldızlı bir geceyi andırırcasına tasarlanmıştı. Fakat bu yapı da, sanatçının diğer tasarımları gibi dönemin teknolojisinin imkânlarının dışındaydı. Sanatçının yapıları bu kadar masif tasarlamasının sebeplerinden birisi de, mimarinin korkutucu bir yanı olmasının gerektiğini düşünmesi ile ilgili de olabilir. Fakat bu korkutuculuk Gotik mimaride verilmeye çalışılandan farklı olarak, büyük ölçekle ve yalınlıkla verilmeye çalışılmıştır.

Newton Anıtı

Étienne-Louis Boullée’nin mimari tasarımları, bu niteliklerin de ötesinde hitap ettikleri işlevlere göre de şekillenmiştir aslında. Ahşap ile ilgilenen ya da su ile ilgilenen meslek gruplarına yönelik yapıların tasarımını, bu işlevleri andıracak formlarda tasarlamayı tercih etmiştir.

Ölüm Tapınağı

Işık ile ilgili dramatik fikirleri olduğunu söylemekte fayda vardır. Işık kullanımını ihtiyacın da yanı sıra, belirli amaçlarla ve hedeflerle vermek isteyerek ilginç tasarımlar ortaya çıkartmıştır.

Bibliotheque Nationale binası tasarımına baktığımızda ışıkla ilgili dramatik yanını görmek oldukça mümkün. Bu tasarım, dönemin çok hızlı olmayan kitap üretimi ile örtüşememiştir maalesef.

Bana kalırsa, Étienne-Louis Boullée 21. Yüzyıl mimarlığında oldukça kaliteli sanat ve gösteri merkezleri üretebilirdi. Fakat “zaman” onu 18. Yüzyılda doğan, büyüyen ve ölen bir döngünün içine yerleştirmeyi uygun buldu.

Not: Étienne-Louis Boullée’nin yapılarının ne kadar yüksek ve masif olduğunu tasarımlardaki en küçük figürlerin insanlar ve ağaçlar olduğunu göz önünde bulundurarak hayal edebilirsiniz.

Sevgiyle kalın.

 

 

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.